!!! Ergun Özbudun Türk Anayasa
Hukuku , Erdoğan Teziç Anayasa Hukuku ve Çeşitli Ders Notlarının bir Özetidir .
Hiçbir surette ticari bir amaç için kullanılamaz , kopyalanamaz , mutad amacının
dışında kullanılamaz . Bilgi Üniversitesi Çağdaş Hukukçular Kulübü bu ders
notlarını ESAS KİTAPLAR İLE BİRLİKTE sadece sınav öncesi bir
tekrar mahiyetinde kullanımını önerir ve bu husustan doğabilecek hiçbir zarardan
mesul değildir . !!!
Anayasa Hukuku
Hukuk:Toplum
hayatını düzenleyen kurallar bütünü (ihlal durumunda devlet otoritesi tarafından
yaptırım uygulanır)
Anayasa:Devlet
faaliyetlerini düzenleyen yasa metni.Devletin oluşum biçimini düzenler.Hem
devleti hem bireyi kapsar.Devletle birey ilişkilerini hukuk kurallarına bağlı
olarak düzenler
Pozitif Hukuk:
Yürürlükteki Hukuk kuralları
Anayasa Üstünlüğü Kuralı:Diğer hukuk kurallarının
anayasa metnine uygun olması kuralıdır.(1982 anayasası 11.mad.)Anayasa
mahkemeleri bunu denetler.
Anayasal Yönetim:Fransız
ihtilalinde ortaya çıkmaya başladı.
Mutlak Monarşi:Bir
kişinin devlet otoritesi olması.Tüm kuvvetlerin tek elde olması.(eski düşünceye
göre kral tanrının temsilcisi bu yüzden yetkiler sınırsız.Teba bu yetkilere
uymak zorunda olan kralın yönetimi altındaki halk.)
18.yy. Anayasacılık hareketleri:Amerika’da
İngiliz kolonileri anayasal yönetimlerin temelini attı.İlk Virginia sonra da
diğer koloniler bağımsızlık bildirgelerini yayınladılar.O zamanlar Hukuk ta
fransızcanın daha etkili olması sebebiyle Fransız ihtilalinin etkileri daha
geniş ve daha hızlı göstermiş oldu.
Meşruti Monarşi:Devlet yetkileri anayasaca
düzenli.Parlamentoda da aristokratlar yer alıyordu.
Osmanlı-Türk Anayasacılık hareketleri:
1839 Tanzimat Fermanı ile batıya benzer bir takım gelişmeler oldu.
-Tanzimat
Fermanı:Kişinin haklarını düzenleyen bir metindir ama anayasa değildir çünkü tek
taraflı bağlayıcı bir metindir.Amaç Osmanlının batının gelişmesini
yakalayabilmek.
-1854 Islahat Fermanı:Anayasa değil yaptırım
uygulayabilecek bir mekanizma mevcut değil.İçeriği her Osmanlı vatandaşının
haklarını belirtmek (vergi,askerlik memurluk din ırk ayrımı olmadan)
-1876 Kanun-i Esasi:Anayasa
metnidir.Anayasa hareketlilikleri neticesinde olmuş olup aynı derecede değildir.
-Denetleme Mekanizması:Meclisi Umumi:
Mebus:Seçimlerle olurdu bu hak
erkeklere tanındı
Ayan:Padişah tarafından seçilenler.
Padişahın yasama yetkilerini sınırlayamıyor.En son yetki yine padişahta.Kanun-i
Esasi’ye göre kanun tasarısı için kanun tasarısı için padişaha danışılır.İzin
verirse bu iki meclis görüşür ve padişahın onayı için tekrar padişaha gider.Onay
yetkisini kullanmazsa yasama süreci tamamlanmadan sona ermiş olur.
1909 da kanun
tasarısı için padişaha sorulması kaldırıldı.Padişah söz konusu yasayı
onaylamazsa yasa tasarısı meclise tekrar geri dönecek ve eğer 2/3 çoğunluk
sağlanırsa tasarı padişaha tekrar gider ve onayı zorunludur.Ayrıca bu yılda
padişahın parlamentoyu fesih yetkisine sınır getirildi.Meclis feshinden en geç 3
ay içinde seçimlerin yapılması mecburidir.
1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu:
(Devletin temel düzeni hakkındaki kanun)
Yürürlüğe koyan 1920 de kurulan TBMM.1921’de meclis bu metni
yürürlüğe koymuştur.Teknik anlamda anayasa değil.Sadece devletin temel idaresi
hakkında maddeler içerir.
** 1.Madde:Egemenlik
kayıtsız şartsız Türk milletinindir.(geleneksel yönetim biçiminden rasyonele
geçiştir) Devrimci bir ilke.Padişahı ve saltanatı yok sayar.
Klasik Literatüre göre Hükümet Sistemlerinin Tasnifi:
-Devlet Yetkilerinin hangi makamlarda olduğu
-Farklı organların karşılıklı olarak birbiri üzerinde
sahip olduğu yetkiye göre
Kuvvetler Birliği:Yasma
ve yürütmenin aynı organın elinde olduğu sistem
-Yasama ve yürütme organları yürütme organında olan
sistemler(monarşi,diktatörlük)
-Yasama ve yürütme yasama organında
olabilir.(meclis hükümeti sistemi)
1921 anayasası
8.maddesine göre TBMM icra vekillerini(bakanlar kurulu) seçme ve görevine son
verme yetkisine sahiptir.Fakat bakanlar kurulu meclisi feshedemez.Aynı anayasada
bir devlet başkanlığı müessesi yoktur.Bu sistem İsviçre de halen geçerlidir.
Kuvvetler Ayrılığı:
Yasama ve yürütme organları ayrıdır.Bu sistem 2’ye ayrılır
-Başkanlık :Yasama ve yürütme sert ve
kesin olarak ayrı.
-Parlamenter: Yasama ve yürütme yumuşak ve esnek olarak birbirinden ayrı.
Başkanlık Sistemi:Yasama
yetkisi “kongre” denilen organdadır.Yürütme yetkisi ise başkana aittir.Başkan,
“yasama organı” kongreyi feshedemez aynı şekilde kongrede başkanı
feshedemez.Sadece başkanın ağır bir suç işlemesiyle başkan
feshedilebilir(impeechment)
Başkan halk tarafından seçilir(oylama ile yada dolaylı
olarak halkın seçiciler kurulunu seçmesi ve bu kurulun da başkanı seçmesi
gibi).Aynı zamanda halk kongre üyelerini de seçer ve bu kişiler de yasama
yetkisini kullanırlar.
*Organların kesin ve sert biçiminde ayrı olduklarının
belirtileri:
-Başkan ve kongre ayrı ayrı seçiliyor
-Karşılıklı fesih yetkileri yok.
Başkan bir takım yardımcılar kullanır.Fakat parlamentodakilerden
farklı.Başkan mutlak yürütme yetkisine sahip.Ayrıca bu yardımcı kişiler yürütme
yetkisinde başkanla eşit statüde değiller.Sadece danışman pozisyonundalar.Bu
sistemde yürütme monist bir karakterde.Başkan için güven oyu söz konusu
değildir.Kongrenin belirlediği süre zarfında yürütme yetkisini kullanır.
Parlamenter Sistem(Kuvvet Ayrılığı):Yasma
yürütme farklı organda.Yürütme yetkisi devlet başkanı ve bakanlar
kurulunda.Yasama yetkisi ise meclis (parlamentoda).Yasma organı halk tarafından
seçilir.Bu organda salt çoğunluğa sahip olan bakanlar kurulunu da oluşturmaya
yetkili olur.Bu sistemde yürütme düalist bir karakterdedir.Yasma ve yürütme
karşılıklı olarak hukuki haklara sahiptir.
Çoğunluk alan parti başkanı
bakanlar kurulu listesini devlet başkanına sunar onay alırsa parlamentodan
güvenoyu alması gerekir.Alamazsa hukuki varlığı sona erir.Eğer seçimlerde
çoğunluk sağlanmazsa koalisyon hükümeti kurulabilir. Hükümet faaliyetleri
sırasınca bu güvenoyunu koruması gerekir.Eğer kaybederse “gensoru” mekanizması
ile hükümetin hukuki varlığı sona erdirilebilir.Buna ek olarak bu mekanizma tek
bir bakan ya da milletvekiline de verilebilir.Bu yasama organının yürütme
organını durdurabilecek bir mekanizmadır.Klasik parlamenter sistemlerde
başkanın meclisi fesih yetkisi vardır fakat sınırsız değildir belirli kuralları
vardır.1961 anayasası 108.mad. ile 1982 116.mad. ‘si cumhurbaşkanına meclis
seçimlerini yenileme yetkisi vermiştir.Meclis seçimlerinin yenilenmesinde hukuki
varlık sona ermez yeni genel seçimin yapılması ve bunun yürürlüğe girmesine
kadar eski yasama organı görevini sürdürür.Meclis feshinde ise yasama yetkileri
o anda biter.1982 anayasası fesih yetkisi değil de seçimlerin yenilenmesi
yetkisini tanımıştır sebebi ise ülkenin meclissiz kalmaması.
Çoğunluğa sahip hükümet anayasada
öngörülen tarih öncesi bir tarihte erken seçim kararına varabilir.Anayasaya göre
meclisin görev süresi 5 yıldır.Fakat bu süreden önce bu görev sona erebilir.Bu
süre sabit bir süre değildir.Gensoru ile bu süre kısa olabilir.Erken seçimin ise
çeşitli sebepleri olabilir.Mevcut hükümet ileriyi düşünerek kendine uygun bir
zamanda erken seçim yaptırabilir.82 den beri hep erken seçim yapıldı.Ve hiç
meclis seçimlerinin yenilenme yetkisi kullanılmadı.Yürütme yetkisi devlet
başkanı ve bakanlar kurulu arasında kullanılır.Parlamenter sistemlerde devlet
başkanının yetkisi semboliktir.Bu sistemlerde bakanlar kurulu hukuki ve siyasi
açıdan sorumludur.
*Yetkiler ve sorumlulukların birbirine
paralel olması gerekir*
Karşı İmza:Cumhurbaşkanları
icrai alanlarda gerçek yetkilere sahip değillerdir.Başkanın eylemleri
semboliklerdir.Başkanlar tek başlarına yürütme yetkileri yoktur bunun için
bakanlar kurulu ve başbakanın imzası gerekir (counter signature)
Yarı Başkanlık Sistemleri:(kuvvetler ayrılığı)Karma melez niteliktedir.Yürütme cumhurbaşkanı ve
bakanlar kuruluna ait,yasama ise parlamentoya aittir.Başkan halk tarafından
seçilir.Bu başkanlar sembolik değil icrai yetkilerle donanmıştır.Bu yetkileri
bakanlar kurulu ile paylaşır.Halk iki ayrı seçimle başkanı ve parlamentoyu
seçer.İki ayrı seçim olur.Parlamento genel seçimleri sonucunda çoğunluktaki
parti hükümeti kurar çoğunlukta değilse koalisyonla hükümeti kurabilir.Yasma ve
yürütmenin yetkileri parlamenter sistemdeki gibidir.Aynı şekilde güvenoyu
vardır.Hükümet görevi süresince yine bu güvenoyunu korumak zorundadır.Cumhur
başkanının meclisi fesih yetkisi vardır.Bu sınırlı değil başkan dilediği zaman
fesih yetkisini kullanabilir.
1923
de yapılan değişikliklerle rejimin adı cumhuriyet oldu.Cumhurbaşkanlığının adı
kondu.Hükümetin oluşum prosedürü de değişti.CB. meclis üyeleri arasından
başbakanı seçer başbakan da bakanlar kurulunu seçer onaylanmasından sonra
yürürlüğe girmiş olur.
1924 Anayasası:
4.Madde: Egemenlik yetkisi Türk milleti adına
TBMM’ye devirli.
5.Madde: Meclis Hükümeti sistemini uygular
7.Madde: Yasama organı üstün yetkilere
sahiptir.Yürütmeyi denetleyebilir.
6.Madde: Meclis yasa yetkilerini kendi kullanır.
7.Madde 1.Fıkra Yürütme yetkisini Cb. Bakanlar
kurulu tarafından kullanır.
24-60 arasında da meclis yürütme
yetkisini kullanmaya teşebbüs etmedi.
39.Madde: Karşı imza ilkesi (CB.’nin
kararları,eylemleri i ve işlemleri başbakan ve bakanlar kurulunca imzalanır.
44-46.Maddeler: Bugünkü başbakan ve bakan
seçimleri ve bakanların sorumlulukları (“kolektif” tüm bakanların parlamentoya
olan sorumlulukları bireysel sorumluluk ise her bakanın kendi işine olan
sorumluluğu.)
Başka
bir özellik ise sert olması ve anayasanın üstünlüğüne önem veriyor
olmasıdır.(Anayasa hükümlerinin değiştirilmesi veya kaldırılması eğer normal
yasalardan ve adi kanunlardan daha zorsa bu anayasa serttir.)
82
anayasasına göre bir milletvekili tek başına kanun değişikliği tasarısı
verebilir fakat anaysa değişikliği için meclisin 1/3 !inin imza vermesi gerekir.
102.Madde: Anayasa değişiklik teklifi.
-Tam üye sayısının
üçte birinin imzası
-Tam sayının 2/3 kabul
oyu
-1.Maddenin değişmesi
için tasarı bile verilemez.
103.Madde:Anayasa üstünlüğü ilkesine yer
verir.Hiçbir kanun anayasaya aykırı olamaz.Aykırı bir hüküm olursa anayasa
mahkemesi tarafından iptal olur.
Bu anayasa çağdaşlaşmanın olması için
laikliğin gerekli olduğunu vurguluyordu.Laiklik ve çağdaşlaşma yolunda önemli
adımların bulunuyor olmasına rağmen bu anayasada 2.maddede dinin İslam olduğu
ifade edilmiştir.Ayrıca 26.maddeye göre meclis ahkam-ı şer’iyye ‘nin temizi ile
hükümlüdür.1961 anayasasında bu hükümler kalkmıştır.
1924 anayasası tüm insan haklarına değil de
klasik haklar denilen hükümlere yer vermiştir.Sosyal haklar yoktu.Ayrıca bu
varolan klasik hakların da nasıl kullanılacağı da ayrıntısıyla söz edilmemiş
sadece adı belli.
Negatif statü hakları(klasik): Yaşama,dilekçe
Pozitif statü hakları (sosyal):
Eğitim,sağlık.
1924 anayasası özü itibariyle çoğunlukçu (majoritarian)
bir karakterde.
Çoğunlukçu Demokrasi(majoritarian):Belli bir zaman dilimindeki hakim
aritmetik anlamdaki çoğunluk mutlak ve sınırsızdır.Rousseau bunu varsayımlarla
açıklamıştır.Bu görüş Fransız Rousseau’nundur.Ona göre genel irade (Bir toplumun
tümünün iradesi) mutlak ve şaşmazdır ayrıca sınırsız yetkilere sahiptir.Genel
irade her zaman kamu iyiliğine önem verir.
1924 anayasası bu
sistemi benimsemiştir.sayısal çoğunluğun iradesini sınırlayacak herhangi bir
mekanizma yoktur.Bu düzende azınlık haklarını savunacak hiçbir şey yok.Ayrıca bu
sistemde iktidar ve muhalefet arasındaki ilişkileri düzenleyecek herhangi bir
mekanizma da söz konusu değil.Bu anayasa sistemi çeşitli anti-demokratik
hareketlere yol açtığı için 27 mayıs. 1960 ta darbeyle sona erdirildi.1924’te bu
sistemin kabul edilmesinin sebebi o zamanlar siyasal hayatın Fransız kamu
hukukundan etkilenmiş olmasıydı.Ve bu Fransız hukuku Rousseaucudur bu sebeple
Türkiye’de bu sistemi benimser.O zamanlar rejim için tek tehlikenin saltanat
olduğu düşünülüyordu.Milletin temsilcilerinin sorun olabileceği
düşünülmüyordu.Ayrıca bu sistem devrimlere daha elverişliydi.Bu sebeplerden
dolayı kabul edildi.1924 anayasasının 102 maddesi bu anayasanın sert olduğunun
belirtisidir.Ayrıca anayasa üstünlüğü ilkesi de benimsenmiştir.
1960
darbesiyle yeni bir dönem başlamıştır.Yasama ve yürütmenin nasıl uygulanacağı
Milli Birlik Konseyinin yayınladığı 1.no’lu geçici anayasa ile
belirlenmiştir.Buna göre yasama yetkisi MBK’de.Yürütme yetkisi bakanlar kurulu
eliyle kullanılacak.Bu bakanlar kurulunun tayin yetkisi MBK başkanı Cemal
Gürsel’e ait.ayrıca Cemal Gürsel aynı zamanda MBK,başkomutan başbakan,devlet
başkanı sıfatlarına sahip.
Prof. Dr.
Sıdık Sami Onar başkanlığındaki İstanbul Konseyine yeni bir anayasa oluşturma
yetkisi verildi.Fakat hazırladıkları taslak yoğun tepkiler aldı.Çünkü milletin
temsilcilerinin yetkileri olabildiğine kısıtlanmıştı.(tepki mantığı :her anayasa
bir öncekine tepki niteliği taşır.)
Kurucu
Meclis yasama meclislerinden farklıdır.Kurucu meclis bir ülkede yeni bir
anayasa düzeni yapmaya yetkili bir meclis ve hiçbir hukuk kuralı kurucu meclisi
sınırlayamaz.Bir ülkenin anayasal düzenini baştanbaşa değiştirme hakkına sahip
olan meclistir.Yetkileri sınırsız fakat istediği anayasal düzeni
getiremez.Hukuksal yaptırımı yoktur ama sosyolojik anlamda sınırlıdır.
Yeni
anayasayı oluşturmak için kurulan kurucu meclis iki meclisten oluşur.1.’si
MBK’den oluşur diğeri ise temsilciler meclisi (seçmen iradesiyle oluşur)Mecliste
o tarihte yer alan partilerin temsilcilerinden oluşur.(CHP;CKMP).İki dereceli
seçime benzer bir seçimle kuruldu.
Kısa sürede
61 anayasasını hazırlamış ve 9 Temmuz 1961’de halk tarafından onaylanarak
yürürlüğe girmiştir.Ve ardından seçimlerle yönetim sivillere terkedilmiştir.
1961 Anayasası’nın Temel Nitelikleri
Çoğunlukçu
demokrasi anlayışından çoğulcu demokrasi anlayışına geçilmiştir.Yasama yürütme
ve yargı ayrı ayrı anayasaya bağlı.Yani anayasanın üstün olduğu bir siyasi düzen
öngörülüyor.1924’ten farklı olarak kuvvetler ayrılığı ilkesi
benimsenmiştir.18.yy. anayasa hareketlerinin kaynağı aydınlanma
felsefesidir.Montesquieu bu sıralar kuvveler ayrılığı teorisini yarattı.Tabi o
zamanlar bu kuvvetler ayrılığı sistemi farklı idi.Bugünkü siyasal parti yapısı o
zamanlar yoktu.Günümüz şartlarında kuvveler ayrılığı ilkesinin önemi yargı
organının bağımsız olmasındandır.24 anayasasında yasama yürütme TBMM
elinde.Yasama kendinde yürütme CB ve bakanlar kurulu eliyle yapılıyor.Yargı
yetkisi bağımsız mahkemelerin.Bağımsız olarak geçiyor fakat bunu uygulayacak
mekanizmalar bu anayasada yok 61 anayasasıyla tüm bunlar düzenlendi.
1961 anayasası kuvvetler
ayrılığı ilkesini yerleştirdi ayrıca yasamayı da iki meclise ayırdı.
-Millet Meclisi
-Cumhuriyet Senatosu.(Anayasaya aykırı kanunların yürürlüğe girmesini
engelleyecek bir ön mekanizma )
Bu anayasa devlet iktidarının
bölüşülmesinde sadece yatay değil dikey şekilde de bir idari parçalama yoluna
gitmiştir
Temel Haklar ve
Özgürlükler: 1961 anayasasında her şeyden önce temel hak ve
özgürlüklere ilişkin madde sayısı daha fazla ayrıca ayrıntıları da içeriyor.24
anayasası temelde özgürlüklere yer verdiği halde güvence yoktur. 61’de bu söz
konusu değil 3 kategori vardır.
-Anayasanın herhangi bir hakkı
düzenleyen herhangi bir hükmünde o hakları düzenleyen herhangi bir sınırlayıcı
ifadeye yer yok.Mad.20-21
-Herhangi bir maddede
sınırlama yok,bunların kanunla düzenlenebileceği ve kanun ile sınırlanabileceği
haklar.(Basit yasa kaydıyla düzenlenen haklar)
Mad.17
-Nitelikli yasa kaydıyla
düzenlenen haklar.Anayasa maddesinde hakkı düzenleyen hükmünde o hakkın
hangi gerekçeler ile sınırlanabileceği belirtiliyorsa.Mad.18
Temel Hak ve özgürlüklerin
sınırlanması:(mad.11.)
1-)Temel hak ve
özgürlüğü düzenleyen kanun kesinlikle anayasanın temeline ve özüne uygun
olmalıdır ancak kanunla düzenlenir.
2-)Öze dokunma
yasağı: Hakkın özü kullanımı sınırlayan bütünüyle ortadan kaldıran bütün
işlemler öze dokunma yasağına girer ve geçersiz olur.
11.mad 71’e kadar tüm temel
hak ve özgürlükler için güvence olmuştur.
1961
Anayasasının uygulanması: D.P.’nin anayasa yapımından dışlanması aynı
zamanda seçmenlerin çoğunun dışlanması idi.D.P.’nin mirasçısı sayılan A.P. sık
sık yeni anayasaya eleştiri yapıyordu.65’te tek başına iktidar oldu.69'da da
yine iktidarı tek başına elinde tuttu.Bu eleştirilerinin onları iktidar yapması
halkın da bu yeni anayasayı benimsemediğini gösterir.
A.P.’ye
göre bu anayasa kamu düzenini bozuyor ve yürütme yetkisinin işlemesini
engelliyordu.Böylece devlet otoritesi günden güne zayıflıyordu.Şiddetin günden
güne artması sonucu askeri güçler yayınladıkları bir muhtıra ile hükümetin
istifa etmesini sağladı.Bu yarı bir askeri yönetim sayılır.Meclis
feshedilmedi,yöneticiler yargılanmadı ve tüm mekanizmalar normal şekilde
işliyordu.Tabi darbe tehdidi altında.
Nihat Erim
başbakanlığında partiler üstü bir geçici yönetim kurulmuştu.Adına partiler üstü
denmesinin sebebi tüm meclisten seçilen ve parti fakı gözetmeden seçilen ve
bunun yanında meclis dışından da yöneticiler alınan bir hükümet olmasıydı.Bunun
amacı T.Sil.Kuv.’nin anayasada istediği değişiklikleri yaptırabilmesiydi.61
anayasası 71-73 yılları arasında köklü değişikliklere uğramıştır.Bu
değişikliklerin amacı:
-Yürütmenin
otoritesini takviye etmek:61 ilk metninde bak.kur.’nun KHK. çıkarma yetkisi
yoktu.Bu yüzden 64.mad.’ye ek hükümler getirilerek bu yetki verilmiştir.KHK’ler
aslında yasama işlemleridir çünkü yürürlükteki kanunu değiştirirler ya da
yürürlükten kaldırırlar.(fonksiyonel açıdan yasama)
-Özerk kuruluşların
değişikliği:Üniversitelerin özerkliği zayıflatıldı ve TRT’ninki kaldırıldı.
-Devlet kanun değişikliğini
ancak yasa ile düzenleyebilir.
Tabii Hakim İlkesi: Bir
suçun ancak işlendiği zaman mevcut olan mahkemeler tarafından yargılanma
ilkesidir.Yani suçun niteliğine göre mahkeme kurulamaz.
1402 sayılı
kanun. 11.maddeye göre sıkıyönetim ilan edilen yerde Milli Savunma Bak. Duyduğu
ihtiyaç üzerine yeter sayıda sıkıyönetim mahkemesi kurabilir.13.maddede
sıkıyönetim ilanında en çok 3 ay öncesine kadar sıkıyönetim yapılmasına neden
olan suçlar ancak sıkıyönetim mahkemesince uygulanır.Bu hüküm tabii hakim
ilkesiyle çelişir.
Bu ilkeler
sonra kanuni yargı ve kanuni hakim ilkesi olarak adları değiştirildi fakat bu
lafzen anayasaya uygun oldu fakat özünde halen aykırı idi.
1971’de yapılan
değişikliklerden biri de yargıdaki değişikliklerdir.
149.madde
anayasa mahkemesi yetkilerinin bir hükmüne yer verir.Burada anayasa mahkemesine
dava açma yetkilerine sahip olanlar belirtilmiştir.Siyasi partinin grup teşkil
etmesi için 10 vekile ihtiyacı vardır.Temsilci dendiği zaman tek bir vekil bile
yeterlidir.!961 anayasasında temsilcisi olan partilere anayasa mahkemesine dava
açma yetkisi verildi.71-73 deki değişikliklerle bu ortadan kaldırıldı ve sadece
grubu bulunanlara verildi.
Bütün idari işlemlerin yargı
denetim Danıştay ile yapılırdı.71’den sonra askeri yüksek mahkemeleri
kuruldu.Askerlikle ilgisi olanların eylem ve işlemlerini bu askeri yüksek
mahkemeler yürütürdü.
Devlet Güvenlik Mahkemeleri
devletin aleyhine işlemlere bakan mahkemelerdir.Askeri hakimlerde bulunur.
Değişikliklerin asıl maksadı
yargının sınırlarının artırılması,temel hak ve hürriyetlerin kısıtlanması
bunların sonucu olarak da kamu huzur ve güvenliğinin korunması idi.
Milli Güvenlik Konseyi ve 1982 Anayasası’nın
Yapılması
27 Ekim
1980’de geçici anayasa düzeni hakkındaki kanun yürürlüğe kondu.Buna göre yeni
anayasa hazırlanana kadar 61 anayasası yürürlükte kalacaktı.Meclis ve CB’ ye
tanınan haklar MGK.’nindir.Ayrıca CB’ ye tanınan tüm yetkiler MGK ve devlet
başkanı sıfatına sahip olan Kenan Evren’in olacaktır.Bülent Ulusu’nun kurduğu
hükümette yürütme yetkisini kullanacaktı. Bu konsey süresince de anayasa yargısı
ve idari yargıya sınırlar konuldu.
29 Haz.
198’de yeni bir anayasa hazırlanması için kurucu meclis kanunu yürürlüğe girdi.
İki meclis var üyeler asker ve sivillerden oluşmakta idi.Kurucu meclisin yetkisi
sadece anayasa yapmak değil halk oylamasını düzene koyacak seçmen kanununu da
hazırlamak idi.Asker olanlar MGK sivil olan meclis ise danışma meclisi
denmekteydi.Bu danışma meclisi 160 kişiden meydana gelmekteydi.Bunun 120 ‘si
dolaylı olarak MGK tarafından seçilenler geri kalan 40’ı ise direkt olarak MGK
tarafından seçilenlerdi.120 kişinin seçimi için 11Eyl.1980 tarihinde hiçbir
siyasi parti üyesi olmama ve yüksek okul bitirmiş olma şartları
koşulmuştu.Ayrıca her ilin kaç temsilcisi olacağı da düzene konulmuştu.Valiler
başvuruları kabul edip kişiler hakkında geçmiş araştırması yapacaklar ve ayrıca
o il için tespit edilmiş üye sayısının 3 katı kadar adayı MGK’ ye
bildireceklerdi bunları ise MGK seçecekti.Diğer 40 kişi ise doğrudan doğruya
MGK’ ye başvuracaktı.Anayasanın kabulü ve ardından seçim kanununun
hazırlanmasıyla 83’te seçimler yapıldı ve sivil yönetime geçildi.
1961 ve 1982 Anayasalarının
Benzerlikleri ve Farklılıkları :
Benzerlikleri:
-Askeri müdahale sonucunda
oldu.
-Bir kanadı askeri diğer
kanadı sivil olan kurucu meclisler tarafından yapıldı (MGK,MBK) (temsilciler
meclisi ,Danışma meclisi)
-Kurucu meclislerin sivil
kanadı seçimlerle oluşmadı
-Hazırlanan anayasa halkoyuyla
yürürlüğe girdi.
-Sivil kanadın bakanlar
kurulunun oluşturulmasında ve düşürülmesinde yetkileri yoktu.
Farklar:
-61
temsilciler meclisi daha temsili nitelik taşımakta yaklaşık 1/3’ü dolaylı bir
seçimle önemli bir bölümü ise kooptasyon yani çeşitli meslek kuruluşlarının
kendi temsilcilerini seçmesiyle oluşmuştur.82 Danışma meclisinde tüm üyeler MGK
tarafından seçildi.
-Temsilciler meclisinde anayasa yapım sürecinde partilerin de büyük etkisi
oldu.Danışma meclisinde ise partisiz bir anayasa niteliği var 11 Eyl.80 e kadar
olan zamanda partilere mensup olanlar üye olarak kabul edilmedi.
-Danışma meclisi daha fazla
bürokrasi ağırlıklı bir meclis durumundaydı.
-Temsilciler Meclisi MBK karşısında Danışma meclisinin MGK karşısında olan
durumuna göre daha yetkili idi.temsilciler tarafından kabul edilen metin eğer
MBK tarafından kabul edilmezse ve temsilciler MBK’ nin yaptığı değişiklikleri
onaylamazsa ortak bir kurul oluşturuluyordu.ve bu metin kurucu meclis birleşik
toplantısında oylanırdı burada temsilcilerin sayısal bir çoğunluğu vardı bu da
büyük bir avantajdı.Fakat Danışma meclisinin kabul ettiği herhangi bir metin
üstünde MGK istediği değişikliği yapma yetkisine sahipti.adının da doğru olarak
ifade ettiği gibi bu meclis danışma ve bir ön çalışma meclisi idi.
-61’de anayasanın halk
tarafından onaylanmaması durumunda ne yapılacağı açıktı fakat 81-83 sisteminde
bu açıklık yoktu.
-61
anayasasında siyasi partiler kamuoyu oluşturmada aktiftiler hatta anayasanın
kabulüne karşı görüşlerini açıkça beyan edebiliyorlardı fakat 82 halk oylamasına
ilişkin MGK’ nin 70-71 sayılı MGK kararında anayasa üzerinde tartışmalar
sınırlandırılmıştı.Ayrıca feshedilmiş olduklarından siyasi partilerin kamuoyu
oluşturma gibi bir olanağı da yoktu.
-61’in
aksine anayasanın kabulü CB seçimiyle birleştirilmiştir.Buna göre halkoylaması
tarihindeki MGK başkanı CB sıfatını alır ve anayasada belirtilen yetkilerini 7
yıl boyunca kullanır.
1982 Anayasasının Başlıca Özellikleri
-82 anayasası 61’e göre
daha kazuistik bir yöntemle hazırlanmıştır:
Genel
nitelikte değil daha ayrıntılı hazırlanmıştır.Bu açıdan her iki anayasada
kazuist sistemle hazırlanmıştır.Bunun sebebi ise her iki anayasanın da tepki
niteliği taşımasıdır dolayısıyla daha ayrıntılı düzenlemeler mevcuttur.Bunun
diğer bir sebebi ise siyasi kültürle alakalıdır.Yaşanan siyasal sorunlara daha
legalistik çözümler bulmak gerekçesi ile bu sistem kullanılmıştır.82 anayasası
61 ‘e göre daha kazuist bir karaktere sahiptir.Her iki anayasanın başlangıç
kısımları mukayese edilirse 82’ninkinin daha uzun olduğu görülür.Ayrıca 1961
anayasasının 151 madde ve 11 geçici maddesi mevcuttu. Fakat 1982 anayasasının
177 maddesi ve 16 geçici maddesi vardır.Ayrıca 1961 anayasasının herhangi bir
maddesine tekabül eden 1982 anayasası maddesi diğerine oranla daha uzun ve
ayrıntılı tutulmuştur.
-Sadece genel ilkeleri ortaya
koyup bunların uygulanmasını kanunlara bırakma amacını güden anayasa tipine
“çerçeve anayasa “ denir.
Her iki
anayasa da çerçeve anayasa tipini benimsemeyip birçok muhtemel durumları
düzenleme isteyen kazuistik yönteme yer vermiştir.Bir anayasa kazuistik ve katı
ise o anayasa toplumun gelişmelerinin arkasında kalabilir.Çerçeve anayasa ise
devlet hayatına ilişkin içeriği olduğu için toplum gelişmesine uyan bir
karakteri olur.Bu yüzden çerçeve anayasa kazuistik’e göre daha uzun ömürlü olur
(Amerikan Anayasası)
-1982 Anayasası 1961
anayasasına göre daha “katı” bir niteliktedir.
82
anayasasından değiştirilmesi talep bile edilemeyecek hükümlerinin kapsamı
artmıştır.Ayrıca anayasa değişikliği süresine 61’de mevcut olmayan C.B.’nin onay
safhasını eklemiştir.C.B.’nin onaylamadığı anayasa değişikliğini halk oyuna
sunabilecekti.Bunlara ek olarak geçici 9 maddenin C.B.’ye tanıdığı güçleştirici
veto yetkisi de bu anayasanın 61’e göre daha katı olduğunun kanıtlarıdır.
-1982 Anayasası bir geçiş
süreci öngörmüştür.
Bütün
anayasalarda olduğu gibi 82 anayasasında da geçici hükümler vardır.Normal
yönetime geçiş için bir süreç öngörülmüştür.83 halkoylamasıyla direk sivil
hayata geçilmemiştir.Bunun için tedricen (yavaş yavaş) bir geçiş uygun
görülmüştür.Ve böylece bir müddet daha sivil hayat denetlenmiştir. 1980-1983
arasında doğrudan doğruya askeri yönetim 1983’ten sonra ise metinlerin öngördüğü
süreyle bir geçiş süreci yaşanmıştır.M.G.K. başkanı Kenan Evren’in C.B.
olmasıyla sivil hayat denetim altında tutulabilecekti.Seçimlerde anayasanın
belirlemiş olduğu yöntemden bir kerelik sapmayla C.B.’nin doğrudan doğruya halk
tarafından seçilmiştir.Ayrıca geçici 2. maddeye göre MGK Cumhurbaşkanlığı
konseyine dönüşecek ve 6 yıl hüküm süreceklerdi bu konsey üyeleri de vekillere
tanınan dokunulmazlık hakkına sahip olacaklardır.Böylece askeri otorite siyasi
etkiye 6 yıl boyunca sahip olacaktı.Fakat yetkiler icrai değil istişari
karakterde olacaktı.Bunlara ek olarak da geçici 4. maddeye göre 11 Eylül 1980
tarihinde herhangi bir siyasi parti lideri konumunda olan kişiler 5 veya 10
yıllık siyasi yasaklı konumuna gelmiştir.Bu yasaklar 1987 de yapılan
halkoylamasıyla yürürlükten kalkmıştır.
61’e tepki
olarak otoriteyi arttırmak için kişi özgürlükleri alabildiğine
artırılmıştır.1961 anayasası 11.maddesinde kişi hak ve hürriyetlerinin güvence
altına alındığı görülür.1971’de bu madde değişmiş olsa bile yine de sınırlayıcı
bir formül içermesi zordur.Fakat 1982 anayasası 13.maddesi son fıkrasında tüm
hak ve hürriyetleri sınırlayıcı bir maddedir.
-1982 anayasası devlet
yapısı içinde yürütme organını güçlendirmiştir.
Yürütmede C.B.’nin yetkileri
oldukça güçlendirildi.Ayrıca başbakanın yetkileri de 61’e göre oldukça
güçlendirildi.
-1982
anayasası karar alma mekanizmalarındaki tıkanıklıkları giderici hükümler
getirmiştir.
Karar alma
sürecinde ortaya çıkabilecek tıkanma ve kilitlenmeyi önleyebilecek ve karar alma
sürecine sürat kazandıracak hükümler içerir.70’li yıllarda hükümet
bunalımlarının sıkça olması ve parlamentonun bu hükümet bunalımlarıyla uğraşması
yüzünden memleket sorunlarını çözemiyor.1961 anayasasının 108. maddesinde meclis
seçimlerinin yenilenmesi için C.B.’ye yetki verir fakat bunun için 18 aylık bir
süre öngörür.Bu yetki 82’de caydırıcı rol oynadı.116.maddeye göre 45 günlük bir
hükümet bunalımının ardından C.B.’ye meclis seçimlerinin yenilenmesi hakkı
doğar.
82-116.maddede olduğu gibi 82-02.maddesinde de C.B. seçimleri için bir yaptırım
öngörülmüştür.61-95.maddeye göre C.B. seçimleri için ilk iki turda 3/2 çoğunluk
gerekir eğer sağlanmazsa diğer turlarda salt çoğunluk yeterlidir.Fakat salt
çoğunluk sağlanmayabilir.Bu yüzden bu hüküm 82 anayasasında değişiklik gösterdi
ayrıca zaman sınırı da kondu(30 gün).82-102.maddeye göre ilk iki oylamada 3/2
çoğunluk 3.turda salt çoğunluk 4.turda ise 3.turda en çok oy alan iki aday
arasında bu seçim olur.
1961
anayasasına göre C.B. adaylığı parlamenter sıfatı taşımayı gerektirir. Fakat
dışarıdan aday alınabiliyordu bu da kontenjan senatoyla sağlanıyordu.82
anayasasında bu dolaylı yönteme yer verilmedi.
Meclis başkanlarının
seçimlerini düzenleyen maddelerde C.B. seçimlerininki gibiydi. 82-94. madde ve
61-84.madde.
Bunlara ek olarak partilerin
grup kurma sayılarını düzenleyen maddeler de değişti.(82-95.mad. 61-85.mad.)
Gene 61
anayasasına göre Anayasa mahkemesine millet meclisince 3 cumhuriyet senatosunca
2 üyenin seçilmesi gerektiği halde bu seçimlerde aranan üye tamsayısının salt
çoğunluğu şartı her zaman bulunamaması nedeniyle seçimler mümkün olamamış ya da
uzun sürmüştür.82 anayasası bu usulün kaldırılmasını sağlamıştır.
82
anayasası yasama sürecini uzatıcı ve kanunların yapılmasını güçleştirici nitelik
taşıyan iki meclis sistemine son vererek cumhuriyet senatosunu kaldırmış böylece
yasama süreci süratlenmiş ve basitleşmişti.
Parlamenter
sisteme işlerlik kazandırma gereksiz tıkanma ve bunalımları önleme amacını güden
bu tür kurum ve kurallara literatürde “rasyonelleştirilmiş parlamentarizm”
denir.Bu anlamda 82 anayasası rasyonel parlamentarizm yönünde bir eğilim
gösterdiği öne sürülebilir.
-1982
Anayasası 1961 Anayasasına Oranla Daha Az katılmacı bir demokrasi modelini
benimsemiştir.
Çok partili
hayata geçişten sonra klasik liberal demokrasi bağlamı içinde başlıca iki
demokrasi anlayışı etkili olmuştur.Birinci anlayış daha az katılmacı ve
çoğulculuk taraftarıdır.Buna göre halkın esas rolü belirli zamanlarla kendisini
yönetecek olanları seçmekten ibarettir.Milli irade bu şekilde belirdikten sonra
devlet seçilmiş organlar tarafından yönetilmeli ve halk ya da çeşitli grupların
etkisinde kalmamalıdır.Diğer görüş ise halkın siyasete aktif şekilde katılmasına
taraftardır.
1961
anayasası bu ikinci görüşe 1982 anayasası ise birinci görüşe uygun düşer.Yani 82
anayasası katılmacı demokrasi anlayışını benimsemiş ve belli ölçüde
depolitizasyonu amaçlamıştır.Bu amaç anayasanın çeşitli hükümlerine
yansımıştır.Bunlar:
a)Siyasi
Partilerin teşkilatlanması üzerine yasaklar
b)Siyasi
partilerin tüzel kişilerle olan ilişkileri üzerine yasaklar.
c)Siyasi
amaçlı direnişler üzerine yasaklar.
d)Dernekler
üzerine yasaklar.
e)Dernek
gösteri yürüyüş ve toplantıları üzerine yasaklar
f)Kamu
kurumları üzerine yasaklar
e)Son
olarak da TBMM seçim dönemi 5 yıla çıkmış ve en fazla bir ara seçim
yapılabileceği esası konmuştur.
Sivil
toplum kuruluşlarının siyasi partilerle işbirliğinde bulunmalarını ve siyasi
faaliyete girmelerini yasaklayan bu hükümlerin hemen tümü 1995’teki anayasa
değişikliği ile kaldırılmıştır.
Hukuka
Uygunluk Denetimi:Kendinden önceki normlara uygun olup olmadığının denetimi
I)Cumhuriyetçilik: (1921 anayasasındaki 1923 değişiklikleri ile anayasaya
girdi).
Devlet
şekli olarak Cumhuriyet egemenliğin kişi ya da zümreye değil toplumun tümüne ait
olan bir devleti ifade eder.Egemenliğe göre hareket edilir.Devlet organları
seçimle belirlenir.
Hükümet
şekli olarak başta devlet başkanı olmak üzere temel organların seçim ilkesi ile
kurulmuş olduğu oluşumunda veraset ilkesinin olmadığı bir hükümet sistemidir.
Cumhuriyet
ile monarşinin arasındaki temel fark cumhuriyetin “vatandaşlık” monarşinin ise
“uyrukluk(tabiyet)” kavramlarına dayanmasıdır.Monarşide monarkın şahsı kutsal ve
sorumsuzdur.Cumhuriyet ise toplumun ortak iradelerinin ürünüdür.Herkes
eşittir.Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde
eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır.
II)Başlangıç İlkeleri,toplumun huzuru,milli dayanışma ve adalet:
Her iki
anayasada da “Anayasanın dayandığı temel görüş ve ilkeleri belirten başlangıç
kısmı”nı anayasa metnine dahil saymıştır.Uygulanabilir hukuk normları çıkarmak
kolay değildir fakat normların uygulanması açısından katkısı söz konusu
olabilir.
Anayasa
mahkemesi anayasaya uygunluk denetimi yaparken başlangıç ifadelerini destek ölçü
norm olarak kullanır.Esas ölçü norm olarak da bu ilkelerin maddelerdeki somut
haklini kullanması gerekir.AY.mahk. 1961 anayasası döneminde hiçbir başlangıç
ilkesini destek ölçü norm olarak kullanmadığı halde 1982 anayasası döneminde
birçok kararın gerekçesi başlangıca dayandırılır.Bunun yapılmasının bir
yerindelik denetimi olarak algılayabiliriz.
III)Atatürk
Milliyetçiliğine Bağlılık:
1982
anayasasının seleflerinde başka kavramlar vardır.1924 anayasasında 1937’de
yapılan değişikliklerle yer verilen kavram milliyetçilik.1961 anayasasında ise
milli devlet kavramı görülür.1982 anayasasında ise Atatürk milliyetçiliğine
bağlılık kavramı vardır.Bunların sebebi bu hükmün yanlış yorumlanmasına mahal
vermemektir.
Atatürk
milliyetçiliği akılcı çağdaş,medeni ileriye dönük demokratik toplayıcı insani
barışçıdır.Bu milliyetçilik milliyetçiliği reddeden akımlara karşı olduğu gibi
ırkçılığa ve şovenizme de karşıdır.
1961
anayasasında milliyetçilik denmesinin sebebi demokrasi mekanizmaları
kullanılarak totaliter rejim kurulmasını engellemek.
IV)Laiklik:
İki unsurla
açıklanır:
-Din
hürriyeti:Din hürriyeti vicdan ve ibadet hürriyetinden oluşur.Herkes dilediği
dini seçmekte özgürdür.Ya da hiçbir dini seçmeyebilir.Bu hak mutlak bir
hürriyettir.Bu hak kişiye negatif statü hakkı tanır.(Nüfus cüzdanlarında din
belirtilmesi 24.maddeye açıkça aykırıdır.)İbadet hürriyeti ise kişinin inandığı
dinin gerektirdiği ibadetleri,ayin ve törenleri serbestçe yapabilmesidir.
Laik bir
devletin açıkça ya da zımnen bir dini olamaz.Laikliğin bir diğer unsuru ise
çeşitli dinlerin mensupları arasında kanun önünde ayrılık yapmaması hepsine eşit
işlem yapmasıdır.
Laik bir
devlette din kurumları devlet fonksiyonlarına giremeyeceği gibi devlet kurumları
da din fonksiyonlarını ifa edemez.
Diyanet
İşlerinin Kurulma Sebepleri:
-Camilerin
özerkliğe sahip olmaması
-İslam’ın
ihtiyaçları yüzünden din adamlarının belli bir statüye sahip olmaları ve bu
insanların devlete karşı ayaklanmamaları için.
Laiklik:
Din Hürriyeti: (1) Vicdan Hürriyeti:
(mutlak) Herkesin dilediği dini
Veya hiçbir dini
benimsememesi
(AY.mad.24 1/3)
(2) İbadet Hürriyeti: (sınırlı) Kişinin inandığı dinin
gerektirdiği ibadet ayin ve
törenleri serbestçe yapabilmesidir.
Din Ve Devlet İşlerinin
Ayrılığı:
(1)Resmi bir devletin dinin olmaması
(2)Devletin bütün din mensuplarına eşit davranması.
(3)Din kurumları ile devlet kurumlarının ayrı olması.
(4)Devlet yönetiminin din kurallarından etkilenmemesi.
a)Devlet yönetiminin din
kurallarına uygun olma
şartının aranmaması.
b)Devlet yönetiminde din
kurallarından
esinlenilmemesi.
-Devlet Yönetiminde Din
kurallarından Etkilenilmemesi:
1876
Kanun-i Esasi’ye göre padişahın görevlerinden biri ahkam-ı şeri’i’nin
uygulanmasıdır.Meclis-i Ayanın görevlerinden biri meclis-i mebusan tarafından
kabul edilen kanunların İslam’a uygun olarak denetlenmesidir. Laiklikte hukuk
kuralları ve devlet işlemleri herhangi bir dinin kurallarına uygunluğu
denetlenmez ve hukuk kurallarında din esaslarından esinlenilmez buna göre
hareket edilmez.
V)
Demokratik Devlet:
1961
anayasasında “İnsan haklarına saygılı devlet” ibaresi yerine 1982 anayasasında
“insan haklarına saygılı” ibaresi gelmiştir.Kimi yazarlara göre dayanan ibaresi
daha kuvvetli saygılı ise her zaman kısıtlanabilir anlamı içeriyordu.Lafzen
bakıldığında 1.’de vurgu var fakat öz itibariyle ve hukuki olarak ikisi de aynı
ve insan haklarını temel alan özelliğe dayanır.
İnsan
haklarına saygılı demokratik devlet ;liberal hürriyetçi batıcı demokrasi denen
kavramlardır.
Unsurları:
-Başlıca
karar organlarının genel oya dayanması
-Bu
organları belirlemek üzere yapılan seçimlerde en az 2 alternatif olması.
-Anayasada
temel hak ve hürriyetlere geniş olarak yer verilmesi ve devlet otoritesinin
temel haklar karşısında sınırlandırılmış olması.
-Başlıca
Karar Organlarının Genel Oya Dayanması:
Devlet
otoritesinin kaynağının dünyevi esaslara dayanması yahut egemenlik yetkisinin
millete ait olduğuna hükmeden anayasa hükmünün benimsenmesi.Bu kavram Fransız
ihtilali ile doğar.Fakat uzun süre millet direkt olarak siyasete egemen olmadı
ve seçim yapamadı.Başlıca organların seçimi bir zümre tarafından yapıldı.Bunun
sebebi ise millet kavramı ile halk kavramının farklı olması.Millet geçmişi ve
geleceği kucaklayan bir tüzel kişi.Milli menfaati en iyi şekilde
değerlendirebilecek olan seçkin sınıftı.Dolayısıyla 18.yy. klasik anlayışına
göre milletle halk örtüşmezdi.
Türk
pozitif hukukunda ise egemenlik yetkisinin halkın olması hükmü ilk defa 1921
anayasasında yer aldı böylece gelenekselden moderne geçiş yaşanmıştır.Saltanat
ise fiilen kalkmıştır.
1924
anayasasında 21’de olduğu gibi egemenliğin millete ait olduğu ve bu yetkiyi
TBMM’nin kullanacağı belirtilmişti.61-4’e göre egemenlik yetkisi Türk Milleti
adına (yasama yürütme yargı) bütün anayasal organlar eşit derecede yetkili
kılınmıştır.Tüm bu organlar yetkilerini kullanırken anayasaya riayet
etmelidir.24’e göre asıl üstün olan TBMM’dir (yasama)
Genel Oy İlkesi:Herkesin seçimlere katılabilmesi ilkesidir.Sınırlı oy
tedricen ortadan kalkmıştır.1.ve 2.meşrutiyet zamanlarında oy hakkı sadece belli
serveti olan Osmanlı erkeklerine tanındı.1934’den itibaren de kadınlara da seçme
ve seçilme hakkı tanındı.1982 anayasasının ilk metninde oy verme hakkı 21 yaş
idi.1987’deki anayasa değişiklikleri ile bu sınır 20 yaşa 1995’te ise 18 yaşa
indirildi.Bir kişinin oy verebilmesi için seçmen kütüğüne kayıtlı olması
gerekir.
Eşit Oy
İlkesi:Herkesin tek oy hakkına sahip olmasıdır.Önceden aile reislerine
servet düzeylerine göre birden fazla oy hakkı tanınmıştır.Fakat şu anda böyle
bir uygulama kalmamıştır.
Seçimlerin Serbestliği:Seçmenlerin baskı ya da dayatma altında olmadan
kendi hür iradeleri ile seçim yapmalarıdır.Yapılan değişikliklerle bu seçim ödev
haline gelmiş ve kullanılmaması halinde yaptırımları kanunda düzenlenmiştir.
Oy
Gizliliği:Bireylerin tek başlarına oy kullanabilecekleri bir ortam
hazırlanması.
Açık
sayım-döküm:Oy kullanımı tamamlanınca sandıkların kamuoyu huzurunda açılıp
sayılmasıdır.Bu ilke seçim sonuçlarına hile ve yolsuzluluğun karışmasını önlemek
içindir.
Seçimlerin tek dereceli olması:Seçmenlerin doğrudan doğruya kendi
temsilcilerini seçmeleridir.1946’dan beri tek dereceli seçim sistemi
uygulanmaktadır.
Seçimlerin yargı organlarının denetiminde yapılması: Anayasanın
79.maddesine göre seçimlerin yargı organlarının genel yönetimi ve denetimine
bırakılmıştır.Böylece seçimlere hile ve yolsuzluk karışması engellenmiştir.1961
anayasasından önce milletvekillerinin seçim tutanaklarını kabul etme görevi
TBMM’ye aitti.Dolayısıyla bu tutanakların kabul veya reddinde siyasal düşünce
önemli rol oynuyordu.1961 ve 1982 anayasalarında ise seçimlerin yönetim ve
denetimi tarafsız yargı organlarına bırakılmıştır böylece seçimlerin dürüstlüğü
güvence altına alınmıştır.
Çok
Partili Siyasal Hayat:
Seçim
serbestliğinin gerçek bir anlam taşıması seçmenlerin çeşitli alternatifler
arasından serbest bir seçim yapabilmelerine bağlıdır.Çağdaş demokratik devlette
bu alternatifler ,siyasal partiler tarafından oluşturulur.Modern demokrasi
partiler demokrasisidir.Seçmen partiler tarafından kendisine sunulan alternatif
siyasal programlar arasından bir seçme yapma imkanını bulur ve oy verdiği parti
iktidara geldiği takdirde söz konusu programın uygulanacağına
güvenebilir.Partisiz bir toplumda ise buna imkan yoktur.Böyle bir toplumda seçme
hürriyetinin varolabileceği bir an için farz edilse bile seçmen seçtiği
temsilcilerin çeşitli kamusal politika sorunları karşısında nasıl bir tutum
takınacağını önceden bilemez.
Anayasa bu
gerçeği madde 68/2’de belirtmiştir.82 anayasası ilk başta parti üyesi olabilme
yaşını 21 de tutarken 95’te yapılan değişikliklerle bunu 18’e indirgemiştir.
Partilerin
serbestçe faaliyette bulunmaları kural iken bu istisnasız olarak kabul edilmemiş
ve çeşitli sınırlamalar getirilmiştir.
a)Siyasal Partilerin Amaçlarına İlişkin Yasaklar:Bu yasaklar anayasanın
değiştirilmiş 68.maddesinde belirtilmiştir.Aynı şekilde 61 anayasasının
57.maddesinde de yasaklar söz konusu idi.Görülüyor ki 61 ve 82 anayasaları
siyasal parti faaliyetleri konusunda Alman Anayasasından mülhem olarak siyasal
alanı anayasa ile sınırlandırmış, başka bir deyimle “militan anayasa” ya da
“mücadeleci anayasa” anlayışını benimsemiştir.Bu anlayışın özü amacı hürriyetçi
demokrasiyi ortadan kaldırmak olan akımlara meşru siyasi faaliyet alanını
kapatmaktır.
1982
anayasasının değişik 68 maddesindeki yasaklar daha detaylı incelenirse siyasal
parti faaliyetleri açısından şu sınırlamaları getirdiği anlaşılır:
aa)Devletin
ülkesi ve milleti ile bütünlüğü:Devletin ülkesi ile bölünmezliği devletin dış
bağımsızlığının ve ülke bütünlüğünün korunması unsurlarını içerir.Mesela Türkiye
Cumhuriyetinin dışa karşı bağımsızlığının ortadan kaldırılmasını veya ülkemizin
bir bölümünün T.C.’den ayrılmasını savunan bir parti temelli kapatılır.Diğer bir
deyimle bu hüküm her türlü ayrılıkçı akımın bir parti halinde örgütlenmesini
yasaklamaktadır.
Devletin
milleti ile bölünmezliği ilkesi de azınlık yaratılmasının önlenmesi bölgecilik
ve ırkçılık yasağı ve eşitlik ilkesinin korunması hususlarını kapsamaktadır.
cc)Demokratik Devlet Düzeni:AY.madde 68’de yer alan insan hakları millet
egemenliği ve demokratik devlet ilkeleri insan haklarına dayanan hürriyetçi çok
partili demokrasiyi reddeden ve diktacı partileri yasaklamaktadır.
dd)Laiklik:Siyasi partiler devletin sosyal ekonomik siyasi veya hukuki temel
düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırma amacını güdemezler.Siyasal
çıkar ya da nüfus sağlamak amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din
duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye
kullanamazlar.
ee)Sınıf
veya Zümre diktatörlüğünün yasaklanması:Siyasi partiler sınıf veya zümre
diktatörlüğünü veya herhangi bir diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi
amaçlayamazlar.Sınıf egemenliği ülke içindeki tek üstün gücün tek bir sınıfın
elinde toplanmasını ve bütün diğer sınıfların egemenliğin kullanılmasından
dışlanması demektir.
b)
Siyasal Partilerin örgütlenme ve çalışmalarına ilişkin yasaklar:
aa)Hakimler
ve savcılar Sayıştay dahil yüksek yargı organları mensupları kamu kurum ve
kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri ile yaptıkları hizmet bakımından
işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri Silahlı Kuvvetler mensupları ile
yüksek öğretim öncesi öğrencileri siyasi partilere üye olamazlar.
bb)Siyasi
partilerin faaliyetleri parti içi düzenlemeleri ve çalışmaları demokrasi
ilkelerine uygun olur.Bu ilkelerin uygulanması kanunla düzenlenir.
cc)Siyasi
partiler ticari faaliyetlere girişemezler.
dd)Siyasi
partilerin gelir ve giderleri amaçlarına uygun olması gerekir bu kuralın
uygulanması kanunla düzenlenir.Denetim Anayasa Mahkemesi’nce yapılır.Bu görev
yerine getirilirken Sayıştay’dan yardım sağlar.Denetim sonunda verilen karar
kesindir.
ee)Temelli
kapatılan parti bir başka ad altında kurulamaz.
ff)Bir
siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan
kurucuları dahil üyeleri AY.Mahk. temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının
R.G.’de gerekçeli olarak yayınlanmasından başlayarak 5 yıl süre ile başka bir
partinin kurucusu,üyesi,yöneticisi veya denetleyicisi olamazlar.
gg)Yabancı
devletlerden uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyruğunda olmayan gerçek ve
tüzel kişilerden maddi yardım alan siyasi partiler temelli kapatılır.
1995’te
yapılan anayasa değişiklikleri ile siyasi partilerin örgütlenme ve çalışmalarına
ilişkin yasaklar oldukça hafifletilmiştir.Kaldırılan yasaklar:
-Kadın,gençlik kolu ve benzeri yan kuruluşlar meydana getirmeleri
-Vakıf
kurmaları
-Kendi
siyasetlerini yürütmek ve güçlendirmek için dernek,sendika vakıf kooperatif ve
kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları ile
siyasi işbirliği ve ilişki içinde bulunmaları ve bunlardan maddi yardım almaları
dır.
hh)
Kapatılmış siyasi partilerin isimleri amblemleri rumuzları rozetleri ve benzeri
işaretleri ile daha önce kurulmuş Türk Devletlerine ait topluma mal olmuş bayrak
amblem ve flamalar siyasi partilerce kullanılamaz.Ayrıca siyasi partiler daha
önce kapatılan siyasi partilerin devamı olduklarını da beyan edemez ve böyle bir
iddiada bulunamazlar.Komünist anarşist faşist teokratik nasyonal sosyalist din
dil ırk mezhep ve bölge adlarıyla veya aynı anlama gelen adlarla siyasi parti
kurulamaz veya parti adında bu kelimeler kullanılamaz.
ii)Siyasi
partiler Anayasanın başlangıç kısmında yazılı sebeplerle Türk Silahlı
Kuvvetlerinin milletin çağrısıyla gerçekleştirdiği 12 Eylül 1980 harekatına ve
Milli Güvenlik konseyinin karar ve icraatına karşı bir tutum beyan ve davranışta
bulunamazlar.
Bu yasak
hükümlerinden bazıları siyasi partilerin serbestçe faaliyette bulunmalarına
ciddi engeller çıkarabilecek niteliktedir.Yasaların çokluğu anayasa koyucuda
siyasi partilere karşı açık bir güvensizliği yansıtmaktadır.Bu güvensizliği
siyasi partileri demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsuru sayan Anayasa
İlkesi ile bağdaşmamaktadır.
c)Siyasal
Partilerin Kapatılması:
Anayasaya göre siyasi partilerin kapatılması Cumhuriyet Başsavcısının açacağı
dava üzerine Anayasa Mahkemesince kesin olarak karara bağlanır.Bununla siyasi
partilerin kapatılması herhangi bir mahkemeye değil Anayasanın üstünlüğünün
koruyucusu ve teminatı olan bir yüksek yargı organına verilmiştir.Cumhuriyet
Başsavcılığı siyasal parti kapatılması davasını ya re’sen veya Bakanlar Kurulu
kararı üzerine Adalet Bakanının istemiyle yahut bir başka siyasal partinin
istemi üzerine açar.Cumhuriyet Başsavcılığı yeterli delil bulunamadığı kanısına
varırsa dava açmaz.Bunun üzerine Adalet Bakanının veya siyasal partinin yazılı
itiraz hakkı vardır.İtiraz haklı görülmezse dava açılmaz;haklı görülürse
Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa Mahkemesine dava açmakla yükümlüdür.Anayasa
68.maddenin 4.fıkrasındaki yasakların,doğrudan doğruya parti tüzüğü veya
programı gibi parti tüzel kişiliğini bağlayıcı bir belgeyle ihlal
etmesiyle,diğer yollardan (Mesela bireysel üyelerin faaliyetleri yoluyla) ihlal
edilmesi durumları arasında bir ayrım yapmıştır.İkinci durumda partinin
kapatılabilmesine karar verilebilmesi için bu eylemlerin bireysel eylemlerden
ibaret kalmaması ve partinin bu nitelikteki eylemlerin işlendiği bir “odak
haline geldiğinin” tespit edilmesi gerekir.Bireysel parti üyelerinin parti
yasaklarına aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı parti kapatma yolunun harekete
geçirebilmesi için ilkin kişilerin bu eylemlerden dolayı hüküm giymeleri,daha
sonra Cumhuriyet Başsavcılığının ilgili kişilerin partiden kesin olarak
çıkarılmalarını istemesi ve siyasal partinin en geç otuz gün içinde bu istemi
yerine getirmemesi gerekiyordu.T.C.K.’nun 141,142.163.maddelerinin 91 yılında
yürürlükten kaldırılması nedeniyle parti üyelerinin 103.maddenin 1.fıkrasındaki
yasaklara aykırı eylemleri suç olmaktan çıkarılmıştır.Böylece söz konusu
partinin eylemlerin işlendiği bir mihrak haline gelmesinin saptanmasında önemli
rol oynayan 103.mad 2.fıkrası geçerliliğini kaybetmiştir.
Siyasi
partiler kanununda yapılan deşiklikle 103.madde Anaysa Mahkemesinin kararı
ışığında yeniden düzenlenmiştir.Buna göre bir siyasi partinin anayasanın 68./4
fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerin odak halini oluşturup oluşturmadığı
Anayasa Mahkemesince belirlenir.
d)
Siyasal Partilere Devlet Yardımı:
Siyasal
partiler sivil toplumla devlet arasında köprü oluşturan bu nitelikleri
itibariyle de bazı açılardan özel hukuk tüzel kişilerine bazı açılardan da kamu
hukuku tüzel kişilerine benzeyen kendilerine özgür kuruluşlardır.Siyasal
partilere devlet yardımı 1961 anayasasının ilk metninde yer almamakla birlikte
1971’de yapılan anayasa değişiklikleri ile Anayasanın 56.maddesinin son
fıkrasına eklenmiştir.1982 anayasası siyasal partilere devlet yardımından
bahsetmemiştir.1984’de bu hüküm getirildi daha sonra 1987 ve 1988 yıllarında
değişiklikler yapıldı.Bu son iki değişiklik partiler arasında eşitsizlik
yarattığı gerekçesi ile iptal davası konusu olmuş ancak Anayasa Mahkemesi bu
istemi yerinde bulmamıştır.İptal istemine konu olan kanuni düzenlemelerin devlet
yardımını tüm partilere eşit olarak dağıtmayıp ,sadece bir kısım partileri
(milletvekili seçimlerinde %19 barajını aşmış partilerle bu barajı aşmamış
olmakla birlikte milletvekili genel seçimlerinde toplam geçerli oyların
%7’sinden fazlasını almış bulunan partiler) yararlandırmasını Anayasadaki
eşitlik ilkesine aykırı olduğu iddiasını da Anayasa mahkemesi yerinde
bulmamıştır.
Anayasada
1995’de gerçekleştirilen değişiklikle siyasi partilere devlet yardımı konusunda
şu hüküm kabul edilmiştir.”Siyasal partilere devlet yeteri düzeyde ve hakça
yardım yapar:Partilere yapılacak yardımın alacakları üye aidatının ve bağışların
tabi olduğu esaslar kanunla düzenlenir.”
VI)İnsan
Haklarına Saygılı Devlet
1-!982
Anayasasının temel haklar konusundaki yaklaşımı:
1961
anayasasının “insan haklarına dayalı” deyiminin yerine 1982 anayasası “insan
haklarına saygılı” deyimini kullanmıştır.Bu iki deyim arasında bir anlatım farkı
ötesinde temel bir anlam ve yaklaşım farkı olduğunu savunmak güçtür.
1982
anayasasının 12.maddesi 1961 anayasasının 10.maddesindeki formülü benimseyerek
“herkes kişiliğine bağlı dokunulmaz devredilemez temel hak ve hürriyetler
sahiptir demektedir.Ancak aynı maddenin 2.fıkrası temel hak ve hürriyetlerin
kişinin topluma ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da
ihtiva ettiğini belirtmektedir.Öte yandan 1982 anayasası 1961 anayasasına
paralel olarak hem devlete karşı ileri sürülebilecek ve korunacak temel hak ve
hürriyetler anlayışına hem modern sosyal devletin “hürleştirme “ anlayışına yer
vermiştir.1982 anayasasının 5.maddesi 61 anayasasının 10.maddesinin
2.fıkrasındaki hükme tekabül etmektedir.1982 anayasasının 1961 anayasasına
oranla bireyin temel hak ve hürriyetlerine devlet otoritesi karşısında daha
güçsüz bir konum verdiği kuşkusuz olmakla birlikte ilk bakışta paradoksal
olarak 1982 anayasasının temel hak ve hürriyetlerle ilgili maddelerinin
yazımında Türkiye’nin taraf olduğu milletler arası insan hakları sözleşmeleri ve
özellikle Avrupa İnsan hakları Sözleşmesi ile uyum ve paralellik sağlanmasına
daha büyük çaba gösterilmiş olduğu göze çarpmaktadır.
2-Temel Hak
ve Hürriyetlerin Sınırlanması:
1982
Anayasasının temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması konusunda kabul ettiği
temel kural (mad.13) bazı noktalardan 1961 anayasasının benimsediği sisteme
(mad.11) benzemekte bazı noktalardan ise ondan ayrılmaktadır.Benzer unsurlar
sınırlamanın “Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olması” ve “kanunla”
yapılmasıdır.1961 anayasası genel olarak her temel hak ve hürriyetin hangi
sebeplerle sınırlanabileceğini o hürriyetle ilgili maddede belirtilmiş fakat
bunun yanında 11.maddenin 2.fıkrasında “kanun; kamu yararı, genel ahlak, kamu
düzeni ,sosyal adalet ve milli güvenlik gibi sebeplerle de olsa bir hakkın ve
hürriyetin özüne dokunamaz”hükmüne yer vermiştir.Konunun pratik önemi daha çok
düşünce hürriyeti gibi Anayasanın ilgili maddelerinde hiçbir özel sınırlama
sebebinden söz edilmemiş bulunan hürriyetlerden kaynaklanmıştır.Gerçekten
11.maddenin 2.fıkrası genel bir sınırlama hükmü ise anılan hürriyetler bu
fıkradaki sebeplerle sınırlanabilecek aksi halde hiçbir şekilde
sınırlanamayacaktır.
1982
anayasasının 13.maddesindeki düzenleme bu tartışmaya kesin olarak son verme
amacını güder görünmektedir.Görülüyor ki maddenin son fıkrası genel sınırlama
sebeplerinin temel hak ve hürriyetlerin tümü için geçerli olduğunu ifade
eder.Danışma meclisinin Anayasa tasarısında temel hak ve hürriyetler kısmına
ilişkin genel gerekçesine göre “temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmasına
ilişkin sebeplerin bir grubu genel nitelikte yani tüm hak ve hürriyetler için
geçerli diğer bir grubu ise özel nitelikte yani o hak ve hürriyete ait hükümde
yer almaktadır.Eğer böyle bir hüküm yoksa sınırlama genel sebeplere göre
yapılır.
Böylece
1982 anayasası 1961 anayasasının hürriyetlerin sınırlandırılması konusunda kabul
ettiği “kademeli sistem” den uzaklaşmıştır.Bunun sonucu olarak her temel hak ve
hürriyet kendisine özgü niteliğine ve özelliklerine bakılmaksızın 13.maddede
gösterilen sebeplerden biri veya birkaçı ile sınırlandırılabilecektir.Bir temel
hak ve hürriyetin doğrudan doğruya anayasa tarafından öngörülen sınırları ayrı
bir konudur.Bunlar hakkın tanımında yer alır ve onun anayasal sınırlarını
oluşturur.Diğer bir deyimle anayasa hakkı sadece o sınırlar içinde
tanımıştır.Mesela toplantı ve gösteri yürüyüş hakkı sadece onun “silahsız ve
saldırısız” olması halinde mevcuttur.
1961 ve
1982 anayasalarının hürriyetlerin sınırlanması konusunda en önemli farkı aslında
kanunla sınırlama sebeplerinin arttırılmış veya görülebileceği gibi hakkın özü
kriterinin yerine “demokratik toplum düzeninin gerekleri” kriterine geçilmiş
olmasından çok doğrudan doğruya Anayasadan kaynaklanan bu tür sınırlamaların
1961 anayasası ile kıyaslanamayacak kadar çok olmasıdır.Nihayet belirtmek
gerekir ki her hak ve hürriyetin Anayasada belirtilmemiş olsa dahi o hürriyetin
niteliğinden doğan başka bir deyimle “eşyanın tabiatında mevcut” olan “objektif
sınırları vardır.
3-Sınırlamanın Sınırları:
Anayasamız
temel hak ve hürriyetlerin ancak Anayasada belirtilen şartlarla
sınırlanabileceğini öngörmüş böylece sınırlamanın da bazı sınırlarını kabul
etmiştir.
a)Sınırlama ancak “kanunla” yapılabilir.Bu idarenin düzenleyici işlemleri ile
hürriyetlerin hiçbir şekilde sınırlandırılamayacağı anlamına da gelmez.
b)Sınırlama
anayasasının “sözüne ve ruhuna uygun olarak yapılır.Bu şart özellikle Anayasanın
temel hak ve hürriyetler için “ek güvenceler” belirtmiş olması durumunda önem
kazanmaktadır.Gerçekten anayasa birçok hallerde sadece bir hak ve hürriyeti
tanımakla yetinmemiş;aynı zamanda kanun koyucunun ,o hak veya hürriyeti
düzenlerken yapamayacağı hususları da belirtmiştir.Bunlar kanun koyucuya yönelik
yasaklama hükümleridir.Anayasadaki ek güvencelere aykırı bir kanuni düzenleme
elbette mümkün değildir.Ayrıca sınırlamanın anayasanın sadece sözüne değil
ruhuna yani anayasanın bütününe ve ondan çıkan temel anlama da aykırı olmaması
gerekir.
c)Kanuni sınırlama ancak Anayasanın 13.maddesinde gösterilmiş bulunan genel
sınırlama sebeplerine ve ilgili maddede o hürriyet için öngörülmüş olan özel
sınırlama sebeplerine dayandırılabilir.Anayasanın herhangi bir sınırlama
sebebinden söz etmeksizin sadece “kanunla sınırlanabilir” veya “kanunla
düzenlenebilir” deyimlerini kullandığı durumlarda,kanun koyucu sınırlamayı ancak
genel sebeplere dayandırarak yapabilir.Sınırlamanın sebebe bağlı olması ,bu gene
veya özel sınırlamaların öngörüldükleri amaç dışında kullanılmamalarını da
gerektirir.Mesela kamu düzenini korumak amacıyla getirilmiş olan bir sınırlama
genel sağlığın korunması amacıyla kullanılamaz.
d)Ölçülülük İlkesi:Bu ilke sınırlamada başvurulan aracın sınırlama amacını
gerçekleştirmeye elverişli olmasını bu aracın sınırlama amacı açısından gerekli
olmasını ve araçla amacın ölçüsüz bir oran içinde bulunmamasını ifade eder.Ne
1961 anayasasının 11.maddesinde ne de 1982 anayasasının 13.maddesinde bu ilkeye
rastlanmaktadır.Bununla birlikte 1982 anayasasının temel hak ve hürriyetlerinin
kullanılmasının durdurulmasını düzenleyen 15.maddesinde böyle bir kriter bu
yoruma varılabilir.Olağanüstü durumlarda bile temel hak ve hürriyetlerin
kullanılmasının tamamen veya kısmen durdurulmasına ancak “durumun gerektirdiği
ölçüde” izin verildiğine göre bunun normal zamanlarda evleviyetle geçerli olması
gerekir.AY.Mahkemesi de 1961 anayasası döneminde aldığı bazı kararlarda adını
tam olarak koymasa da ölçülülük kriterine dayanmıştır.1982 Anayasası döneminde
AY.mahkemesi ölçülülük kriterini daha sık kullanmıştır.
e)Hakkın özü ve demokratik toplum düzeninin gerekleri:Temel hak ve hürriyetlerin
özünün ne olduğunu diğer bir deyimle onun içeriği bütün hürriyetler için genel
olarak tanımlamak mümkün değildir.Ancak genel düzeyde şunu söylemek mümkündür ki
bir hak veya hürriyetin özü,onun vazgeçilmez unsuru,dokunulduğu takdirde söz
konusu hürriyeti anlamsız kılacak asli çekirdeğidir.1982 anayasası hakkın özü
kavramına yer vermeyerek onun yerine “demokratik toplum düzeninin gerekleri”
kriterini kabul etmişti.Getirilen bu kıstas 1961 anayasasının kabul ettiği öze
dokunmama kıstasından daha belirgin,uygulanması daha kolay olan bir
kıstastır.Esasen uluslararası sözleşmeler ve bildiriler de bu kıstası kabul
etmiştir.
4-Temel Hak
ve Hürriyetlerin Kötüye Kullanılmaması:
Temel hak
ve hürriyetlerin kötüye kullanılmaması ile ilgili bir hüküm 1961 anayasasının
ilk metninde mevcut değildi.Bu anayasada 1971 yılında yapılan değişikliklerle
11.maddeye 3.ve 4.fıkralar eklenmiştir.1982 anayasası ise temel hak ve
hürriyetlerin kötüye kullanılmamasını ayrı bir hükümle düzenlemiştir.Aslında
1971 anayasa değişikliği ve 1982 anayasası ile bu konuda açık bir hüküm
getirilmesi;temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmadıkları takdirde mutlak ve
sınırsız olacakları gibi bir yanılgıdan kaynaklanmaktadır. Oysa belirtildiği
gibi hak ve hürriyetlerin kendi niteliklerinden tabiatlarından doğan “objektif
sınırları vardır.Mesela anayasa toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin silahsız ve
saldırısız olmasını belirtmiş olmasa dahi hiç kimse bu hakkın silahlı ve
saldırılı yürüyüşleri yapmayı kapsadığını ileri süremezdi.
5-Temel Hak
ve Hürriyetlerin Kullanılmasının Durdurulması:
1961
anayasasının temel hak ve ödevlere ilişkin ikinci kısmında temel hak ve
hürriyetlerin kullanılmasının durdurulması ile ilgili bir hüküm yoktu.Buna
karşılık 124.maddede sıkıyönetim ve savaş hallerinde hükümlerin nasıl
uygulanacağı belirtilmişti.Bu dönemde AY mahkemesi sıkıyönetim halini Anayasanın
11.maddesinde ve temel haklara ilişkin özel maddelerinde gösterilen hürriyeti
sınırlama sebeplerinin dışında ve ötesinde onlardan bağımsız bir sınırlama
sebebi olarak görmüştür.1982 anayasası temel hak ve hürriyetlerin
kullanılmasının durdurulmasının konusunu Temel haklar ve ödevler başlıklı ikinci
kısmında 15.maddede düzenlemiştir.Ancak bu düzenlemenin 1961 anayasasının
değişik 124.maddesinin yorumundan çıkan duruma oranla hürriyetlerin korunması
açısından 3 üstünlüğü vardır.Biri ölçülülük ilkesinin açıkça benimsenmiş
olmasıdır.Buna göre savaş seferberlik sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde temel
hak ve hürriyetlerin kullanılması ancak “durumun gerektirdiği ölçüde”
durdurulabilir.İkincisi bu tedbirlerin “milletlerarası hukuktan doğan
yükümlülükleri ihlal etmemesi şartıdır.Bu yükümlülüklerden kasıt Türkiye’nin
taraf olduğu çeşitli insan hakları sözleşmeleridir.Üçüncüsü 15.maddenin
2.fıkrası savaş seferberlik ve sıkıyönetim durumları ile olağanüstü hallerde
dahi hiçbir şekilde durdurulamayacak ve ihlal edilemeyecek bazı temel hak ve
hürriyetlerden oluşan bir çekirdek alan yaratmaktadır. Bu 3 güvence
AY.mahkemesine 15 maddede anılan olağanüstü durumlarda da hayli etkin bir
anayasaya uygunluk denetimi yapma imkanını tanımaktadır.Ne yazık ki olağanüstü
hallerde sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan KHK’lerin Anayasaya
aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesine dava açılamaması (mad.148) bu
güvencelerin pratik değerini azaltmaktadır.
VII)Hukuk Devleti:
1-Kavram:Anayasamızın 2.maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri arasında sayılan
Hukuk Devleti ilkesi en kısa tanımıyla vatandaşların hukuki güvenlik içinde
bulundukları Devletin eylem ve işlemlerinin hukuk kurallarına bağlı olduğu bir
sistemi anlatır.Hukuk dilinde “hukuk devleti” deyimi devletin hukuk kurallarıyla
bağlı sayılmadığı “polis devleti” kavramının karşıtı olarak kullanılmaktadır.Bu
ilke her şeyden önce devletin işlemlerinin hukuk kurallarına bağlılığını ifade
eder.Hukuk kurallarına bağlılığı sağlayacak mekanizma ise devletin eylem ve
işlemlerinin yargı denetimi altında bulunmasıdır.Hukuk devleti denince ilk
olarak yürütmenin hukuka bağlılığı ve yürütme işlemlerinin yargı denetimi
altında bulunması akla gelmektedir.
2-Yürütme
İşlemlerinin Yargısal Denetimi:Yürütme organının yargısal denetimi konusunda iki
sistem vardır.Bunlardan birincisi söz konusu denetimi yerel yargı organlarına
bırakan ve özellikle Anglo-Sakson ülkelerinde uygulanan “adli idare” veya “yargı
birliği” sistemidir.Bu sistemde bir tek yargı organı vardır ve devletle fert
arasındaki uyuşmazlıklar tıpkı fertler arasındaki uyuşmazlıklar gibi bu yargı
organınca yani genel mahkemelerce çözülür.İkinci sistem ise yürütmenin eylem ve
işlemlerinde doğan uyuşmazlıkların çözümünü genel mahkemelere değil özel
birtakım yargı kuruluşlarına yani idare mahkemelerine bırakır. “İdari yargı” adı
verilen bu sistem Fransa’da doğmuş ve oradan diğer Kara Avrupası ülkelerine
yayılmıştır.Türkiye’de de 100 yılı aşkın bir süredir kullanılan sistem
budur.Anayasa mad.155’e göre Türkiye’de idari yargı sisteminin en üst mercii
Danıştay’dır. 155.maddeden ‘de anlaşılabileceği gibi Danıştay’ın idari yargı
görevinin yanında merkezi idarenin danışma organı olma fonksiyonu da
vardır.Danıştay idari davaların bir kısmında ilk ve son inceleme mercii;bir
kısmında ise son inceleme (temyiz ) merciidir.Hukuk devleti ilkesi gerek adli
idare gerek idari yargı sistemleriyle bağdaşabilir.Hukuk devleti bakımından
önemli olan nokta yürütmenin eylem ve işlemlerinin bağımsız yargı organlarınca
denetlenip denetlenememesidir.Bu denetim sağlandıktan sonra denetimi yapan
mahkemenin genel mahkeme ya da idari mahkemesi oluşu hukuk devleti açısından
önem taşımaz..Buna karşılık yine denetim sistemi ne olursa olsun eğer yürütmenin
bir kısım eylem ve işlemleri çeşitli yollarla yargı denetimi dışında
bırakılabiliyorsa hukuk devleti ilkesinin zedelenmiş olduğu kanısına
varılabilir.24 Anayasası döneminde Danıştay bir kısım yürütme işlemlerini
siyasal nitelikli görerek bunlardan doğan uyuşmazlıklara bakmayı
reddediyordu.Hükümet tasarrufu adı verilen ve idari yargı organının bir
oto-limitasyonuna dayanan bu işlem kategorisinin yanı sıra özellikle 1950-60
yılları arasında çıkarılan bazı kanunlar bir kısım idari işlemler hakkında yargı
yoluna başvurulmasını yasaklamış,yani yargı denetimi imkanını kanunla ortadan
kaldırmıştır.61 Anayasasının 114.maddesi idarenin hiçbir eylem ve işlemi hiçbir
halde yargı mercilerinin denetimi dışında bırakılamaz hükmünü getirmek suretiyle
hukuk devletini sarsan bu tip uygulamalara son vermiş oldu.Bu hüküm bir yandan
yasama diğer yandan da yürütme organlarına direktif verir nitelikte idi.Yasama
organına hitap eden yönüyle idari yargı yolunu kapatacak kanunların
çıkarılmasını yasaklıyor;idari yargıya h,tap eden yönü ile de bu mahkemelerin
bir kısım idari işlemlerden doğan uyuşmazlıkları kendi görev alanları dışında
görerek bunlara bakmaktan kaçınmasını yasaklıyordu.Bu bağlamda 1961 Anayasasının
114.maddesi hukuk devleti bakımından çok önemli bir aşama sağlamıştır.
Bu
hüküm 1982 anayasasının 125mad.1.fıkrasında aynen korunmuştur.Ne var ki 1982
anayasasının kendisi (mad.125/2) bu kurala iki istisna getirmiştir.Buna göre
cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler ile Yüksek Askeri Şura ‘nın
kararları yargı denetimi dışındadır.Cumhurbaşkanı’nın devlet başkanı sıfatıyla
yapacağı işlemler idari işlem olmayacağı için bunların yargı denetimi dışında
bırakılmasının hukuk devleti ilkesi açısından bir çelişkisi söz konusu değildir
buna karşılık hukuki nitelikleri itibariyle tam anlamıyla idari işlemler olan
yüksek askeri şura kararlarının yargı denetimi dışında bırakılmasını hukuk
devleti açısından haklı bulmak mümkün değildir.1982 Anayasasının 125.maddesi
1961 Anayasasının değişik 114.maddesine benzer olarak idari yargı denetiminin
niteliği ve sınırları ile ilgili bazı hükümler getirmektedir.Maddenin
4.fıkrasına göre “yargı yetkisi idari eylem ve işlemlerinin hukuka uygunluğunun
denetimi ile sınırlıdır.Yürütme görevinin kanunda gösterilen şekil ve esaslara
uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak,idari eylem işlem niteliğinde
veya takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı verilemez.1982 Anayasası
125.maddesi (f5/6) 1961 Anayasasında yer almamış olan “yürütmenin durdurulması”
konusunu düzenlemektedir.Beşinci fıkraya göre “İdari işlemin uygulanması halinde
telafisi güç veya imkansız zararların doğması ve idari işlemin açıkça hukuka
aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda gerekçe gösterilerek
yürütmenin durdurulmasına karar verilebilir.Buna karşılık 6.fıkradan olağanüstü
hallerde sıkıyönetim seferberlik ve savaş halinde ayrıca milli güvenlik kamu
düzeni ve genel sağlık nedenleri ile kanunun yürütmenin durdurulması kararının
verilmesini sınırlayabileceği anlaşılmaktadır.Şu halde fıkrada sözü edilen
durumlarda idari işlemlerin uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız
zararlar doğacak olsa ve idari işlem açıkça hukuka aykırı bulunsa bile,idari
yargının yürütmeyi durdurma kararı verme yetkisi kanunla sınırlanabilecektir ki
bunu hukuk devleti ilkesiyle bağdaştırmak güçtür
3-Yasama
İşlemlerinin Yargısal Denetimi:Yürütme işlemlerinin yargısal denetimi hukuk
devletinin temel ilkelerinden biri olmakla birlikte tek başına hukukun
üstünlüğünü ve vatandaşların güvenliğini sağlamaya yeterli değildir.Çünkü bu
denetim nihayet yürütme işlemlerinin kanunlara olan uygunluğunu
denetleyecektir.Oysa kanunların kendisi anayasaya aykırı olması durumunda
vatandaşların anayasal haklarının çiğnenmesini engelleyemeyecektir.Hukuk
devletinin tam olarak gerçekleşmiş sayılabilmesi için sadece yürütme
işlemlerinin kanunlara uygunluğu değil yasama işlemlerinin de Anayasaya
uygunluğu yargı organlarınca denetlenmelidir.
4-Yargı
Bağımsızlığı:Hukuk devletinin en önemli unsurlarından biri de “yargı
bağımsızlığıdır”.Gerçekten de yasama ve yürütme organlarını denetleyecek olan
organlar yasama ve yürütme karşısında tam bağımsızlığa sahip değillerse yargı
denetiminde beklenen yararlar büyük ölçüde ortadan kalkmış olur.Yargı
bağımsızlığının tam olarak güvence altına alınmamış olduğu sistemlerde gerçek
anlamda tam olarak bir hukuk devletinden söz etmeye imkan yoktur.
5-Kanuni
Hakim Güvencesi:1961 Anayasasının ilk metninde bu güvence madde 32’de “Tabii
Yargı Yolu” başlığı altında düzenlenmişti.Sözü geçen madde 1971
değişiklikleriyle değiştirilmiş ve halen yürürlükte olan 1982 anayasasındaki
ifadede de kullanılan ifade kabul edilmiştir.Buna göre hiç kimse tabi olduğu
mahkemeden başka bir mercii önüne çıkarılamaz.Tabii yargı ilkesi uyuşmazlığı
yargılayacak olan mahkemenin o uyuşmazlığın doğmasından önce kanunen belli
olmasıdır.1971 tarihli Sıkıyönetim kanununda bu ilkeye uygunluğu şüpheli
görülebilecek birtakım hükümlerin varlığı maddenin 1971 anayasa değişikliği
sırasında değiştirilmesine yol açmıştır.Bu kanuna göre sıkıyönetim ilan edilen
yerlere bu sıkıyönetime neden olan olaylara ilişkin suçları sıkıyönetim
ilanından en çok 3 ay öncesine kadar yargılayabilmekteydi.Görülüyor ki bu
durumlarda bir ceza davası suçun işlendiği anlarda mevcut olmayan ve kurulup
kurulmayacağı bilinmeyen bir mahkeme tarafından görülmektedir.61’deki tabii
kelimesi yerine kanuni lafının getirilmesinin sebebi kanunun lafzen
yorumlandığında hukuk devleti ilkesiyle çelişmiyor olmasıdır.Fakat öz itibariyle
yine de tabii yargı ilkesi hukuk devletinin ayrılmaz bir parçası olduğu için bu
çelişkili bir mevzuudur.Bunun çözümü de 143.maddenin son fıkrasında
öngörülmüştür.Buna göre sıkıyönetim ilan edilen yerlerdeki DGM’ler Sıkıyönetim
Mahkemelerine dönüştürülebilir.Böylece yargılama yapılacak mahkemelerin sonradan
kurulmamış olması sağlanarak bu ilkeye uyum sağlanmıştır.
6-Ceza
Sorumluluğu İlkeleri:Anayasamızın 38.maddesi hukuk devletinin suç ve cezalara
ilişkin bazı unsurlarını saymaktadır.
7-Hukukun
Genel İlkelerine Bağlılık:61 ve 82 anayasaları “hukukun genel ilkeleri”’nden
doğrudan doğruya söz etmemiş olmakla birlikte 61-132 ve 82-138 maddeleri bu
ilkelerin hakim tarafından bir hukuk kaynağı olarak kullanılabileceğini ima
etmişlerdir.Hukukun genel ilkelerinin tam ve herkesçe kabul edilebilecek bir
tanımını yapmak kolay olmamakla birlikte bu konuda pozitif bir temel olarak
Milletlerarası Adalet Divanı Statüsünün 38.maddesinden yararlanılabilir.Bu madde
uygar milletlerce tanınmış genel hukuk ilkelerini milletler arası hukukun
kaynakları arasında saymıştır.AY mahkememizde muhtemelen bu tanımdan esinlenerek
hukukun genel ilkelerini “hukukun bilinen ve tüm uygar ülkelerin benimseyip
uyduğu ilkeler” olarak tanımlamıştır.Rousseau hukukun genel ilkelerini bir
bölümü sadece milletler arası hukuka özgü olmak bir bölümü de milletlerarası
hukuk ve milli hukuk düzenlerinde ortak olmak üzere iki kategoriye
ayırmıştır.Rousseau’ya göre iki hukuk düzeninde ortak olan ilkeler
şunlardır:Ahde vefa ,hakkın kötüye kullanılmaması, kazanılmış haklara
saygı,sebepsiz zenginleşme,gecikme faizi,verilen zararın tazmini,kesin hükme
saygı.Bunlara kimsenin sahip olduğu haklardan fazlasını devredememesi kimsenin
kendi davasında hakim olamaması mücbir sebep ve diğer bazı ilkeler de
eklenebilir.AY mahkemesinin 82 anayasası döneminde verdiği kararlarda dayandığı
bazı genel hukuk ilkeleri de şunlardır:İyi niyet ahde vefa kazanılmış haklara
saygı kanunların geriye yürümezliği kesin hükme saygı devlete (ve kanunlarına)
güven özel kural genel kural çatışmasında özel kuralın uygulanması.
VIII-Sosyal Devlet:
1-Sosyal
Devletin Anlamı:
20.yy.’da
Batı demokrasilerinde ortaya çıkmış olan sosyal devlet veya refah devleti
kavramı devletin sosyal barışı ve sosyal adaleti sağlamak amacıyla sosyal ve
ekonomik hayata aktif müdahalesini meşru ve gerekli gören bir kavramı ifade
eder.Sosyal devlet bu anlamda geçen yüzyılın “jandarma devlet” anlayışından
ayrılır.Liberal felsefeden esinlenen jandarma devlet anlayışı devletin
görevlerini dışa karşı savunmayı ve yurt içinde düzen ve güvenliği sağlamaktan
ibaret görmekte özellikle devletin ekonomik hayata müdahalesini sadece gereksiz
değil aynı zamanda ekonominin doğal kanunlarının işleyişini bozacağını savunduğu
için zararlı görmekteydi.Sosyal devlet devletin sosyal ve ekonomik hayata
müdahalesi yoluyla sınıf çatışmalarını yumuşatan ve milli bütünleşmeyi sağlamaya
çalışan bir devlet anlayışıdır.1982 anayasasının 35.maddesi mülkiyet ve miras
haklarını 48.maddesi de çalışma sözleşme ve özel teşebbüs kurma hürriyetlerini
tanımaktadır.Bu maddede görünmektedir ki özel teşebbüslerin serbestçe
kurulabilmesine hatta devletin bunların güvenlik ve istikrar içinde çalışmasını
sağlayacak tedbirler almakla yükümlü olmasına karşılık,devlet özel teşebbüslerin
“milli ekonominin gereklerine ve sosyal amaçlara uygun yürümesini” sağlamakla da
yükümlüdür.Diğer bir deyimle özel teşebbüs hürriyetine bu amaçlarla bazı
sınırlamalar getirilebilir.Sosyal devlette mülkiyet haklarla birlikte ödev ve
yükümlülükleri de içeren bir statüdür.Nitekim mülkiyet ve miras haklarını
tanıyan 35.maddenin 2. ve 3. fıkraları 61 anayasasının 36.maddesine paralel
olarak bu hakların kamu yararı amacıyla kanunla sınırlanabileceğini ve mülkiyet
hakkının kullanılmasının toplum yararına aykırı olamayacağını belirtmiştir.
Sosyal
devletin hürriyet anlayışı da klasik liberal devletin hürriyetleri sadece birer
negatif statü hakkı yani kişiye devlet karşısında özerk bir alan tanıyan ve
devlete o alana girmeme yükümlülüğünü yükleyen anlayışından farklıdır.Sosyal
devlet devlete karşı korunan hürriyetlerin yanında hürleştirme kavramına da yer
verir.1982 anayasası 61 anayasasına paralel olarak devlete “kişinin temel hak ve
hürriyetlerini sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak şekilde
sınırlayan siyasal ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya insanın maddi ve
manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak” ödevini
vermiştir.Sosyal devlet bunu gerçekleştirmeye çalışırken elbette mutlak bir
sosyal ve ekonomik eşitlik anlayışıyla değil “nisbi” bir fırsat eşitliği
anlayışıyla hareket eder.Fırsat eşitliği kavramının Anayasamızdaki somut bir
yansıması 42.maddeye göre Devletin,maddi imkanlardan yoksun başarılı
öğrencilerin öğrenim hayatlarını sürdürmeleri için onlara burs veya çeşitli
imkanlar sağlaması ödevidir.
2-Devletin
Ekonomik Hayata Müdahalesinin Ölçüsü:
1961
anayasasında devletin ekonomik ve sosyal hayata müdahalesinin ilkelerini
belirleyen genel bir hüküm yer almıştı.41.madde iktisadi ve sosyal hayatın
“adalete tam çalışma esasına ve herkes için insan hayatına yaraşır bir yaşayış
seviyesi sağlanması” amacına göre düzenleneceğini belirtmekte ve yatırımları
“toplum hayatının gerektirdiği önceliklere” yöneltmeyi devletin ödevi olarak
görmekteydi.82 anayasası devletin ekonomik hayata müdahalesiyle ilgili böyle
genel bir hükme yer vermemiş olmasıyla birlikte devlet müdahalesine ilişkin
hükümler anayasanın çeşitli maddelerine serpiştirilmiş bulunmaktaydı.Bu
serpiştirilmiş müdahale hükümlerine rağmen Anayasamızdaki sosyal devlet
anlayışının siyasal iktidarlara belli bir ekonomik politika modelini empoze
etmediği açıktır.Anayasa açısından söylenebilecek olan şey bu anayasa ile ne saf
liberal ne saf devletçi ekonomi modelinin uygulanmasının mümkün olduğudur.Bu çok
geniş çerçeve içerisinde siyasal iktidarların ekonomik politikayı kendi siyasal
tercih ve önceliklerine göre yönlendirebilecekleri doğal olduğu gibi demokratik
rejimin gereklerine de uygundur.Eğer 82 anayasasında bir dereceye kadar bir
ekonomik politika tercihi varsa bunun sosyal piyasa ekonomisi olarak
adlandırılması doğru olur.Bilindiği gibi bu kavram piyasa ekonomisinin
işleyişinden doğabilecek bazı aksaklıkların tekelleşmeleri önlemek serbest
rekabet ilkesine işlerlik kazandırmak piyasada egemen olan gücün kötüye
kullanılmamasını sağlamak ve tüketiciyi korumak amaçlarıyla devlet tarafından
yapılacak müdahale ve düzenlemelerle giderilmesini öngörmektedir.
3-Sosyal
Devletin Hukuki Yöntemleri:
a-Herkese
İnsan Haysiyetine yakışır bir hayat sağlamaya yönelik tedbirler:Sosyal devletin
temel amaçlarından birinin herkese insan haysiyetine yaraşır asgari bir hayat
düzeyi sağlamak olduğuna şüphe yoktur.Bunun yolları arasında herkese çalışma
imkanının sağlanması çalışan herkese insanca yaşayabilmesini mümkün kılacak
adaletli bir ücret ödenmesi ve çalışamayacak durumda olanların da çeşitli sosyal
güvenlik tedbirleri ile korunması yer almaktadır.Bunlar anayasanın 49-55-60-61.
maddelerinde düzenlenmiştir.Şüphesiz insan haysiyetine yakışır bir asgari hayat
düzeyinin sağlanması sadece bu tedbirlerle gerçekleşemez.İnsan haysiyetine
yakışır bir hayat insan haysiyetine yakışır bir konutta sağlık içinde yaşama
ihtiyacının ve asgari kültürel ihtiyaçların tatminini de içine alır.Bunlar da
anayasanın 56-57-42.maddelerinde düzenlenmiştir.
b-Vergi
adaleti:Çağdaş sosyal devlette gelir ve servet eşitsizliklerini azaltmada en
önemli rolü vergi politikası oynamaktadır.Bu politika anayasamızın 73.maddesinde
açıklanmıştır.Vergi hukukunda “artan oranda (müterakki) vergi” denilen ve Türk
gelir vergisi sisteminde de kabul edilmiş olan vergilendirme sistemi yüksek
gelir tabakalarından yüksek oranda ,düşük gelir tabakalarından ise düşük oranda
vergi alınması suretiyle gelir eşitsizliklerinin azaltılması amacını taşır.
c-Kamulaştırma ve Devletleştirme:Kamı hizmetlerini yürütebilmek için gerekli
olan özel mülkiyet altındaki bir taşınmazın sahibinin isteğine bakılmaksızın
kamu mülkiyetine geçirilmesi işlemine kamulaştırma denir.Konu anayasamızın 46.
maddesinde düzenlenmiştir.Anayasada özel bir rejime tabi tutulan sosyal amaçlı
kamulaştırmalar,sosyal devletin bir yöntemi olarak kabul edilir.Kamulaştırmanın
usulü 63/3 maddede düzenlenmiştir.Kamulaştırmanın genelde sosyal devlet ilkesi
ile ilgili olmamasına karşın anayasanın 17.maddesinde düzenlenen devletleştirme
tipik bir sosyal devlet aracıdır.Bu hükme göre kamu hizmeti niteliği taşıyan
özel teşebbüsler kamu yararının zorunlu kıldığı hallerde
devletleştirilebilir.Devletleştirme gerçek karşılığı üzerinden yapılır.Gerçek
karşılığının hesaplanması ve usulü kanunla düzenlenir.Görülmektedir ki;
kamulaştırma işleminin konusu özel mülkiyetteki taşınmaz mallar olduğu halde
devletleştirme işleminin konusu özel teşebbüslerdir.Devletleştirme bakımında 61
ve 82 anayasaları bakımından önemli bir fark61 anayasasının devletleştirilen
özel teşebbüsün gerçek karşılığının taksitlendirilebilmesidir.82 anayasası ise
taksitlendirmeyi kaldırarak devletleştirmeyi zorlaştırmıştır.82 anayasası
döneminde devletleştirme 1984 tarihli 3082 sayılı kanunla düzenlenmiştir.Bu
kanuna göre özel teşebbüslerin devletleştirilmesi için şu şartların birlikte
gerçekleşmesi gerekmektedir:
-Devletleştirilecek özel teşebbüsün yaptığı hizmet veya üretimin ülke çapında
kamu ihtiyacına hitap etmesi
-Bu hizmet
veya üretimin kontrol rekabet ikame veya başka yollardan sağlanması imkanının
bulunmaması
-Hizmet
veya üretimin yavaşlatılması veya durdurulması halinde kamunun büyük zarar
görmesi
Devletleştirme klasik sosyal devletin araçlarından biri olarak kabul
edilmekle birlikte özellikle 80’lerden itibaren dünyanın büyük bölümüne egemen
olan serbest piyasa ekonomisinin etkisiyle eski önemini kaybetmiştir.Onun yerine
tam tersine KİT‘lerin özel teşebbüse devredilmesi yani özelleştirme Türkiye
dahil pek çok ülkede önem kazanmıştır.
d-Planlama:Sosyal devletin temel ilkelerinden biri de planlamadır.Planlama
toplumun ekonomik kaynaklarının ekonomik kalkınmayı sağlamak amacıyla bilimsel
ve akılcı biçimde kullanılmasını sağlar.Gerçekten sosyal devlet anlayışı
devletin sosyal ve ekonomik hayata müdahalesini öngördüğüne göre bu müdahalenin
sistemli,tutarlı ,akılcı ve bilimsel bir biçimde yapılması gerekir.Bunu
sağlayacak araç da planlamadır.Bu konu anayasanın 166.maddesinde
düzenlenmiştir.Bu hüküm 61 anayasasının planlanmaya ilişkin olan41 ve
129.maddelerinden bazı yönlerden ayrıldığı görülmektedir.61 anayasasında
planlamayı yapacak olan devlet organı Devlet Planlama Teşkilatı olarak
belirtildiği halde 82 anayasası bu organı ismen zikretmemiştir.Daha önemlisi 82
anayasasına göre planlamanın amaçları 61 anayasasındakinde hayli farklıdır.61
anayasası planlamanın araçları arasında ekonomik kalkınma hedefi kadar sosyal
devlet anlayışının gereği olan sosyal önceliklere de ağırlık vermiştir.Buna
karşılık 82 anayasasının daha çok milli tasarrufu ve üretimi
arttırmak,fiyatlarda istikrar ve dış ödemelerde denge sağlamak,yatırım ve
istihdamı geliştirmek gibi salt ekonomik amaçları vurguladığı
görülmektedir.Diğer bir deyimle 1982 anayasasının planlama anlayışı liberal bir
ekonomik politika ile daha kolay bağdaşabilecek niteliktedir.
e-Sosyal
Haklar:Sosyal haklar sosyal devletin en önemli unsurlarından birini
oluşturur.Sosyal hakları amaçlarına göre ayırt etmek mümkündür.Sosyal haklar
ister olumlu ister olumsuz edim gerektirsinler,ister toplu ister bireysel olarak
kullanılabilsinler,sosyal adaleti sağlamaya,sosyal eşitsizlikleri
azaltmaya,toplum içinde ekonomik bakımdan zayıf olan sınıf ve grupları korumaya
yönelik haklardır.82 anayasasının “Sosyal ve ekonomik haklar ve ödevler”
başlığını taşıyan 2.kısım 3.bölümünde de bu anlamdaki sosyal haklarla,çalışma ve
sözleşme hürriyeti,işverenlerin sendika kurma hakkı,lokavt hakkı gibi ekonomik
bakımdan zayıf olanların korunması amacını gütmeyen “ekonomik haklar” bir arada
yer almıştır.Dar anlamdaki sosyal hakların içine de bir bölümü devletin olumsuz
edimini gerektiren (sendika,grev) bir bölümü ise olumlu edime ihtiyaç gösteren
(eğitim,sağlık) haklar girer.Bazı temel haklar ise bazı yönleri ile sosyal hak
bazı yönleri ile de klasik hak olması mümkündür.(Eğitim öğretim hakkı mad.42)
IX-Eşitlik:
Eşitlik
ilkesi 1982 anayasasının 10.maddesinde düzenlenmiştir.Eşitlik ilkesinin bu
ilkeden yararlananlar açısından bir temel hak yani eşit işlem görmeyi yada ayrım
gözetilmemesini isteme hakkını doğurduğu kuşkusuzdur.Ancak eşitlik aynı zamanda
muhatapları yani devlet organları ve idare makamları açısından da anayasal bir
buyruk devlet yönetimine egemen bir ilkedir.61 anayasasının eşitlik ilkesine
“temel haklar ve ödevler” kısmında (mad.12) yer verilmiş olmasına karşılık 82
anayasası bu ilkeyi “genel esaslar” kısmında düzenlemiş olması da eşitliğin
temel bir devlet yönetimi ilkesi olarak düşünülmesi gerektiği görüşüne güç
katar.Genel anlamda eşitlik ilkesi ise şekli hukuki eşitlik ve maddi hukuki
eşitlik olarak ikiye ayrılır.Şekli hukuki eşitlikten kastedilen kanunların genel
ve soyut nitelik taşıması yani kapsadığı herkese eşit olarak
uygulanmasıdır.Maddi hukuki eşitlik şekli eşitliğin ötesinde aynı durumda
bulunanlar için haklarda ve ödevlerde yararlarda ve yükümlülüklerde yetkilerde
ve sorumluluklarda fırsatlarda ve hizmetlerde eşit davranma zorunluluğunu
içerir.Türk AY mahkemesi kanunlardaki sınıflandırmanın eşitlik ilkesine aykırı
olup olmadığını denetlerken “haklı neden” kriterine dayanmaktadır.Mesela kanun
önünde eşitlik ilkesi “tüm yurttaşların her yönden mutlaka,her zaman aynı
tutulmaları zorunluluğunu içermez.Birtakım yurttaşların başka kurallara bağlı
tutulmaları haklı bir nedene dayanmakta ise böyle bir durumda kanun önünde
eşitlik ilkesine uyulmadığından söz edilemez.
Kurucu İktidar: Anayasayı Değiştirme Sorunu
I-Asli
kurucu iktidar ve tali kurucu iktidar:
Bir
devletin anayasasını yapma veya değiştirme,başka bir deyimle o devletin temel
siyasi yapısını belirleme iktidarına “kurucu iktidar” veya “kuruculuk fonksiyonu
“ adı verilir.Kurulmuş iktidar kurucu iktidarın anayasada belirlemiş olduğu
sınırlar içerisinde devletin çeşitli hukuki yetkilerini kullanma
iktidarıdır.Kurucu iktidar da iki değişik durumda ortaya çıkabilir ve buna uygun
olarak iki tür kurucu iktidardan söz edilebilir;Asli kurucu iktidar ve
tali(türevsel )kurucu iktidar.Asli kurucu iktidar bir ülkenin siyasal rejiminde
ihtilal,hükümet darbesi,ülkenin parçalanması ve bunun gibi durumlardaki
kesintiler nedeniyle bir hukuk boşluğunun doğması durumlarında ortaya çıkar.Bu
durumlarda fiili iktidarı elinde bulunduran sosyal güçler yeni rejimin
anayasasını belirlerken kendilerini bağlayan hiçbir pozitif hukuk normu mevcut
değildir.Bu anlamda asli kurucu iktidar sınırsız ve hukuk dışı bir olaydır.Bu
iktidarın sınırsızlığı da şüphesiz sosyolojik anlamda değil sadece hukuki
anlamdadır.Tali kurucu iktidar ise bundan çok farklı olarak bir ülkenin
anayasasının ,o anayasada belirlenmiş usüllere uyulmak suretiyle
değiştirilmesidir.Bu anlamda tali kurucu iktidar hukuken sınırlı bir iktidardır.
Hemen
bütün yazılı anayasalar değiştirilmelerine ilişkin usülleri kendileri
belirlemişlerdir.Gene hemen her yazılı anayasa hükümlerinin değiştirilmesini
adi kanunların kabul veya değiştirilmelerindeki usüllerden daha farklı ve daha
güçleştirici bir takım kurallara bağlı tutmuşlardır(sert anayasa sistemi).
Türk
Anayasaları 1876 Kanun-i Esasi’den beri sert anayasa sistemini
benimsemişlerdir.Kanun-i Esasiye göre (mad.116) teklif yetkisi Bak.Kur. ya da
Ayan ya da Mebuslar meclisinden birine verilmişti.Teklif tamsayının 2/3
çoğunluğuyla kabul edildikten sonra padişah onayıyla kesinleşiyordu.1921
Anayasası ise anayasa değişiklikleri ile ilgili bir hüküm taşımamaktaydı.Bunun
sebebi ise 1.TBMM’nin olağanüstü yetkileri haiz bir kurucu meclis olma sıfatı
idi.1921 Anayasası Osmanlı-Türk anayasa tarihindeki tek yumuşak anayasadır.1924
Anayasası anayasa değişikliği için 1/3 teklif kabul için ise 2/3 çoğunluğu
öngörmüştür.Bu anayasa herhangi bir onay safhasına yer vermemiş hatta CB’ ye
değişikliği meclise geri gönderme yetkisi de vermemiştir.Ayrıca 1924 Anayasası
devletin şeklinin cumhuriyet olduğunu belirten 1.maddesinin değiştirilmesinin
hiçbir surette teklif dahi edilemeyeceğini öngörmüştür.1961 Anayasasında da üye
tamsayısının 1/3 çoğunluğu ile teklif daha sonra her iki meclisin 2/3 çoğunluğu
ile kabulünü öngörmüştür.Ayrıca değişiklik görüşmelerinin ivedilikle
olamayacağını da belirtmiştir.1924 anayasasına paralel olarak devlet şeklinin
cumhuriyet olduğu hakkındaki hükmünün değiştirilmesinin dahi teklif
edilemeyeceğini kabul etmiştir.
1982
Anayasasının 1987 tarihli değişikliğinden önceki haliyle kabul ettiği çözüm
tarzı ise 24 ve 61 deki karar yeter sayılarını aynen muhafaza etmekle birlikte
bu anayasalarda mevcut olmayan bir onay safhasına yer vermişti.Bu safhada onay
yetkisi CB ile halk arasında paylaşılmaktaydı.Söyle ki CB yeniden görüşülmek
üzere meclise gönderdiği değişiklik tasarısını meclis aynen kabul edip tekrar
CB’ ye yollarsa CB’ nin söz konusu tasarıyı halk oyuna sunma yetkisi mevcuttur.
1982
Anayasasının 1987 de uğradığı değişiklikten sonra anayasayı değiştirme usülü
oldukça karmaşık hale gelmiştir.
a)Teklif:Anayasanın ilk şeklinde olduğu gibi anayasanın değiştirilmesi TBMM’nin
üye tamsayısının en az üçte birinin yazılı teklifiyle olur.
b)Görüşme:Anayasa değişikliklerine ilişkin tekliflerin görüşülmesi bu maddedeki
kayıtlar dışında kanunların görüşülmesi hakkındaki hükümlerine tabidir.Anayasa
değişikliğine ilişkin tekliflerin genel kurulda iki defa görüşüleceği
belirtilmiştir.İki defa görüşme şartı anayasa değişikliklerine ilişkin
tekliflerin görüşülmesi usulünü diğer kanunların görüşülmesi usulünden ayıran
tek farktır.2.görüşmeye 1.görüşmenin bitiminden 48 saat geçmeden
başlanamaz.İkinci görüşmede yalnız maddeler üzerinde verilmiş değişiklik
önergeleri tartışılır.Birinci görüşmede üzerinde herhangi bir değişiklik
önergesi verilmemiş maddeler hakkında ikinci görüşmede değişiklik önergesi
verilemez.Şu halde birinci görüşmede önce anayasa değişikliğinin tümünün ele
alınması gerekir.Bu görüşme onucunda maddelere geçilip geçilmeyeceği
kararlaştırılır.Geçilmesi kabul olunmazsa Anayasa değişikliği teklifi
reddedilmiş olacağından diğer işlemlere gerek kalmaz.Kabul edilmesi halinde de
teker teker tüm maddeler görüşülüp oylanır.İkinci görüşmede tekrar tüm maddeler
için oylama açılmaz sadece bunlar üzerinde değişiklik önergesi verilmiş olanlar
oylanır.Hiç önerge verilmemiş ise ikinci oylama yapılır.Tüm bu sürecin sonunda
tekrar tüm maddeler için genel bir oylama yapılarak Anayasa değişikliği süreci
tamamlanmış olur.
c)Karar:1982 anayasası değiştirilmesinden önceki haliyle aynen 24 ve 61
anayasalarında olduğu gibi üye tamsayısının 2/3’ünü karar yeter sayısı olarak
kabul etmişti.Anayasada yapılan değişiklik sonucu ise ortaya üye tamsayısının
beşte üçü ve üçte ikisi olmak üzere iki değişik karar yeter sayısı
çıkarmıştır.Bu sayılardan birinin ya da diğerinin sağlanmasına göre onay
safhasında uygulanacak işlemler farklıdır.Bu değişikliğin anayasa
değişikliklerinin kabulüne ilişkin getirdiği diğer bir yenilik ise oylamanın
gizli olması zorunluluğudur.
d)Onay:Değişik 175.madde ilk metinde olduğu gibi onay safhasını CB ile halk
arasında paylaştırmıştır.Ancak karar çoğunluğunun 3/5 veya 2/3 oluşuna göre
yapılacak işlemler farklıdır.Anayasa değişikliği beşte üç veya daha fazla fakat
üçte iki çoğunluktan az bir oyla kabul olmuş ise CB kanunu tekrar görüşülmek
üzere meclise iadesi veya söz konusu kanunu halk oylamasına sunması gibi iki
seçenek ortaya çıkar.Meclise iade halinde değişiklik sürecinin devam edebilmesi
için Meclisin bu kanunu en az 2/3 çoğunluk ile aynen kabul etmesi gerekir.Bu
durumda CB kanunu ya halk oyuna sunabilir ya da onaylayarak kesinleştirebilir.CB
söz konusu kanunu 3/5 ile 2/3 arasında oyla kabul edilmiş kanunu iade etmezse
halk oyuna sunması zorunludur.Anayasa değişikliğine ilişkin kanun mecliste 2/3
veya daha çok bir oy oranı ile kabul edilmesi durumunda ise 3 ihtimal ortaya
çıkmaktadır.CB söz konusu kanunu tekrar görüşmek üzere meclise iade
etmek,doğrudan doğruya halk oyuna sunmak veya onaylayarak kesinleştirmek
seçeneklerine sahiptir.Son durumda anayasa değişikliğine ilişkin kanun Resmi
Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girer.Meclise iade halinde kanunun tekrar üye
tamsayısının 2/3 çoğunluğu ile aynen kabul etmesi gerekir.Bu takdirde de CB’nin
değişikliği ya halk oyuna sunmak ya da onaylamak gibi iki seçeneği vardır.!982
anayasasının gerek ilk şekliyle gerekse yapılan değişikliklerle 24 ve 61
anayasalarındaki saf temsili demokrasi anlayışından yarı doğrudan doğruya
demokrasiye doğru hali önemli bir adım atmıştır.
CB’nin
onay safhasına ilişkin yetkileri Anayasa değişikliği hakkındaki kanunu halk
oyuna sunmak ya da meclise tekrar görüşülmek üzere iade etmesinden
ibarettir.Anayasa değişikliklerinin geri gönderilmesi bu konuda özel bir hüküm
bulunmadığına göre CB kanunları bir daha görüşülmek üzere TBMM’ye geri gönderme
yetkisini düzenleyen 89.maddedeki usule tabidir.Yani geri göndermenin 15 gün
içinde ve gerekçeli olarak yapılması gerekir.Meclis geri gönderilen Anayasa
değişikliğini aynen kabul etmeyip bir değişiklik yaptığı takdirde CB söz konusu
kanunu tekrar meclise gönderebilir.Ancak CB’nin geri göndermedeki düzeltme
isteminin sunulmuş metinle hiç ilgisi olmayan yeni bir değişiklik teklifi
niteliğinde olmamalıdır.Aksi halde kendisine anayasa değişikliği teklifinde
bulunma yetkisi tanınmamış olan CB bu yetkiyi kullanmış olur.
1982
anayasasında yapılan değişikliklerden sonra CB’nin geri gönderme yetkisinin kimi
durumlarda sadece bir geciktirici veto kimi durumlarda ise güçleştirici veto
niteliği taşıdığı söylenebilir.Eğer değişiklik teklifi 3/5 ile 2/3 arasındaki
bir oranla kabul edilmiş ise CB’nin iade yetkisi güçleştirici veto özelliği
gösterir.Çünkü bu takdirde meclis söz konusu kanunu 2/3 oyla kabul etmesi
gerekir.Buna karşılık kanun 2/3 ya da daha fazla bir oy oranıyla kabul edilmiş
olursa geri gönderme yetkisi daha çok bir geciktirici veto özelliğine
bürünür.Çünkü kabul için 2/3’den daha fazla bir çoğunluk gerekmemektedir.Fakat
geçici 9 madde ile TBMM başkanlık divanı kurulduktan sonraki 6 yıllık süre
zarfında yapılan anayasa değişiklikleri için meclise iade söz konusu olduğu
takdirde tekrar kabul meclisin ¾ çoğunluğuna tabidir.Bu hükümle CB’nin altı
yıllık bir süre için yetkileri genişletilmiş ve geciktirici veto güçleştirici
veto şekline dönüştürülmüştür.
1982
anayasasının sertlik eğilimi Anayasanın değiştirilmesi mümkün olmayan
düzenlemelerinde de kendisini gösterir.24 ve 61 anayasalarında sadece devlet
şeklinin cumhuriyet olduğu hakkındaki anayasa hükmünün değiştirilemez olmasına
karşılık 82 anayasasında değişmezlik vasfı tanınmış hükümlerin kapsamı hayli
artmıştır.
III-Anayasa Değişikliklerinin Denetimi:
Anayasa
değişikliklerinin anayasa uygunluğunun denetimi şekil ve esas olmak üzere iki
düzeyde olabilir.Anayasa değişikliklerinin şekil olarak anayasaya uygunluğunun
denetimi bu değişikliklerin anayasada öngörülen usül ve şekil kurallarına uygun
olarak yapılıp yapılmadığının incelenmesini içerir.Anayasayı yapan asli kurucu
iktidar anayasanın değiştirme usulünün belirtmekle tali kurucu iktidarın
anayasayı değiştirme yetkisini şekil yönünden sınırlamış olmaktadır.Diğer bir
deyimle tali kurucu iktidar ancak bu usül ve şekil kurallarına uyarak tali
kuruculuk yetkisini kullanabilir.Anayasa değişikliklerinin esas yönünden
denetlenebilmesini savunan bazı yazarlar bunu ancak anayasanın üstünde bir takım
hukuk normlarının (süpra-pozitif temel normlar) varlığını kabul etmek yahut da
pozitif anayasa normları arasında bir derecelenme bir hiyerarşi bulunabileceğini
varsaymak suretiyle haklı göstermeye çalışmışlardır.
Anayasa
değişikliklerinin şekil yönünden denetimi konusunda Anayasa özel bir yöntem
öngörmediğine göre kanunların şekil yönünden denetlenmesine ilişkin anayasa
hükümlerinin anayasa değişikliğine de aynen uygulanması gerekir.Zaten Anayasa
değişikliklerinin de kanunla gerçekleştirildiğine göre Anayasanın ayrıca anayasa
değişikliklerinden söz etmemiş olması doğaldır.Dolayısıyla anayasa
değişikliklerinin denetlenmesi CB veya TBMM üyelerinin 1/5 inin istemiyle
olabilir.Anayasa değişikliklerinin yayınlandığı tarihten itibaren on gün
geçtikten sonra iptal istemiyle dava açılamaz.Şekil bozukluğu defi yoluyla da
ileri sürülemez.Şekil bozukluğuna dayanan iptal davaları Anayasa Mahkemesi
tarafından öncelikle incelenir ve karara bağlanır.
Bir
anayasa değişikliğinin anayasanın 175.maddesi gereği CB tarafından halk oyuna
sunulup kesinleşmesi halinde bu metnin üzerinde bir denetimin söz konusu olup
olamayacağı düşünülebilir.Bir görüşe göre anayasa halk oyuyla gerçekleşen ve
halk oyuyla gerçekleşemeyen anayasa değişiklikleri arasında bir ayırım
yapmaksızın değişiklikleri denetleme görevini Anayasa Mahkemesine vermiştir.Halk
oylamasının usulüne göre yapılıp yapılmadığı konusunda denetim yetkisi ise
Yüksek Seçim Kurulundadır.Kitaba göre bu konuda anayasada açıklık olmamasına
rağmen en üstün kurucu iktidar olan halk iradesinin belirlemesinden sonra artık
anayasa mahkemesinde bir şekil denetiminin mümkün olmaması gerekir.
KuvvetlerAyrılığı
I-Kuvvetler Ayrılığı ve
Fonksiyonlar Ayrılığı:
Siyasal
düşünce tarihinde genellikle Montesquieu’nün adıyla özdeşleştirilen kuvvetler
ayrılığı teorisi 1789 Amerikan,1791 Fransız Anayasalarından başlayarak pek çok
pozitif hukuk belgesinde şu veya bu biçimde anlatımını bulmuş olmakla birlikte
,bu teorinin hukuki olmaktan çok ,siyasal nitelik taşıdığını belirtmek
gerekir.Ünlü düşünüre göre iki hele üç kuvvetin aynı elde toplanması istibdada
yol açar.
Gerçekte
egemenlik veya devlet kudreti tektir.Bu kudret devletin organları vasıtasıyla
toplum adına iradesini belirtmekte kendi iradesini toplum bireyleri üzerinde
hakim kılma iktidarıdır.Devlet kudretinin kullanılmasında başvurulan işlemlerin
şekli ve içeriği birbirinden ne kadar farklı olsa da bütün bu işlemler sonuçta
devlet idaresinin tezahürlerinden başka bir şey değildir.Devlet kudreti ise tek
ve bölünmezdir.Ancak bu kudretin birden çok olan fonksiyonlarını ve gene birden
çok olan organlarını ayırdetmek gerekir.İktidarın fonksiyonları bu iktidarın
değişik tezahür şekilleri değişik kullanım biçimleridir.Mesela kanun yapmak
devlet kudretinin kullanım biçimlerinden biri,iktidarın fonksiyonlarından
biridir.İktidarın organları ise iktidarın çeşitli fonksiyonlarını yerine
getirmekle görevli kişiler veya kuruluşlardır.Mesela yasama organı devlet
kudretinin yasama fonksiyonunu yerine getiren organdır.İşte günümüzde kuvvetler
veya iktidarların ayrılığı deyimi kullanılırken kastedilen ve pozitif hukuk
verilerine göre kastedilmesi gereken gerçekte fonksiyonlar ayrılığıdır.Diğer bir
deyimle devlet iktidarının çeşitli fonksiyonlarının aralarında bir işbirliği
mevcut bulunan değişik organlarca yerine getirilmesidir.Kuşkusuz devlet
fonksiyonları bu fonksiyonların maddi muhtevalarına veya konularına göre de
tasnif edilebilir.Bu fonksiyonların nitelikleri ve kapsamları zamana topluma ve
siyasal sistem tipine göre büyük farklar gösterebilir.Ancak kamu hukukunu
birinci derecede ilgilendiren fonksiyonlar devletin maddi anlamdaki
fonksiyonları değil hukuki anlamdaki fonksiyonlarıdır.Devlet belli bir amaca
ulaşabilmek için birtakım hukuki işlemler yapar;bu işlemler de hukuk dünyasında
bazı değişiklikler yaparlar.
Devletin
hukuki fonksiyonlarının yasama yürütme ve yargı olarak üçe ayrıldığı gerek kamu
hukuku doktrininde gerekse pozitif anayasa hukukunda hemen hemen tartışmasız
olarak kabul edilir.Ancak bu üçlü ayrımın hangi kritere dayandığı dolayısıyla
yasama yürütme ve yargı kavramlarının nasıl tanımlanması gerektiği son derece
tartışmalıdır.Bu konuda ortaya atılan görüşler iki ana grupta toplanabilir.Maddi
kritere dayanan görüşler ve organik kritere dayanan görüşler.
II-Devletin Hukuki
Fonksiyonlarının Maddi Bakımdan Tasnifi:
Maddi
kriter devletin hukuki fonksiyonlarının tasnifini,bu fonksiyonlarının ifasında
başvurulan işlemlerin hukuki mahiyetine dayandırılmaktadır.Buna göre hukuki
işlemler,maddi mahiyetlerine göre kural işlem ,sübjektif işlem ve yargı işlemi
olmak üzere 3’e ayrılır ve bu 3 işlemden her birinin yapılması devletin üç
hukuki fonksiyonundan birini meydana getirir.Maddi kritercilere göre yasama
fonksiyonu kural koymak yani genel,sürekli objektif ve kişisel olmayan işlemler
yapmaktır.Maddi kriterciler yasama fonksiyonunun başlıca ifade aracı olan
kanunların bu niteliklere sahip olmasını zorunlu görürler.Bun karşılık yürütme
veya idare fonksiyonuyla devlet bir sübjektif hukuki durum doğuracak veya bir
objektif hukuki durumun şartını meydana getirecek bir irade açıklamasında
bulunur. Dolayısıyla idari işlem daima soyut bir hükümdür.Yasma işlemi bir hukuk
kuralının ifadesidir.İdari işlem ise bir hukuki durumun yaratılması veya onun
şartıdır.Mesela bir atama işleminin atanan memura belirli yetkiler verdiği
söylenemez.Bu yetkiler ona kanunla verilmiştir.Atama işlemi sadece söz konusu
kamu hizmetine ilişkin kanunun atanana kişiye uygulanabilmesinin
şartıdır.Dolayısıyla idari işlemin bu türüne şart-işlemler denir.Görülüyor ki
maddi kriter taraftarlarına göre yasama ve yürütme işlemleri arasında maddi
mahiyetleri açısından açık ve kesin bir fark vardır.Yasama işlemleri daima genel
ve soyut idare işlemleri daime bireysel ve somuttur.Yargı işlemlerine gelince bu
işlemlerin de bir hukuki uyuşmazlığı çözen işlemler olmak itibariyle yasama ve
yürütme işlemlerinden ayrı kendilerine özgü bir bünyeye sahip oldukları ileri
sürülmektedir.
III-Devlet
Fonksiyonlarının Şekli ve Organik Bakımdan Tasnifi:
Bu görüş
devletin fonksiyonlarını ve bu fonksiyonların ifa aracı olan hukuki işlemleri,bu
işlemleri yapan ve yapılış şekline göre tasnif etmektedir. Carré de Malberg
hukuki işlemlerin tasnifinin pozitif anayasa hukuku verilerine dayanması
gerektiği noktasından hareket etmektedir.Şu halde devletin hukuki işlemlerinin
nitelikleri ve hukuki kuvvetleri,ancak bunları yapan organa ve bunların yapılış
şekillerine göre belirlenebilir.İşlemin maddi niteliğinin özellikle genel veya
bireysel oluşunun bunda hiçbir rolü yoktur.Yasama organında kanun adı altında ve
kanun niteliğinde çıkan her işlem ,içeriği ve maddi niteliği her ne olursa olsun
her zaman için kanundur ve kanun gücünü taşır.Buna karşılık idari veya yargısal
organların yaptığı bir işlem içeriği ve niteliği itibariyle kanunlarla aynı olsa
dahi hiçbir zamana kanun değildir ve kanun niteliği taşımaz.Kısacası “şekli
anlamda fonksiyonlardan,Devletin 3 çeşit organında ve bu organların her birine
özgü bir biçimde yerine getirilen çeşitli faaliyetleri anlamak gerekir;burada
fonksiyonu belirleyen onu icra eden ajan ve icra ediliş biçimidir.Carré de
Malberg’e göre nasıl kanun konusu veya maddi mahiyeti itibariyle tanımlanamazsa
idari işlemin de maddi yönden tanımlanmasına imkan yoktur.Anayasa kanun için
mahfuz bir alan ayırmadığı gibi idare içinde böyle bir alan
ayrılmamıştır.Anayasa sadece iki organ ve bunların yerine getirdikleri
fonksiyonlar arasında bir eşitsizlik yaratmıştır.İdare fonksiyonunun ayırıcı
özelliği kanunla idari işlem arasındaki bağımlılık ve tabiilik
ilişkisidir;dolayısıyla idare fonksiyonu ancak kanunların uygulanmasından ibaret
olabilir.İdare fonksiyonunun bu niteliğinden iki önemli sonuç doğar.Birincisi
idari makamlar,herhangi bir kanuna dayanmaksızın salt kendi inisiyatifleriyle
ister genel ister bireysel nitelikte olsun ister vatandaş haklarını ister sadece
idarenin kendi iç işleyişini ilgilendirsin hiçbir işlem yapamazlar.İdarenin
alanı sadece kanunların uygulanmasıdır.İkincisi her ne kadar idarenin bir
anlamda kendisine mahfuz bir alanı yoksa da başka bir anlamda idarenin alanı
sınırsızdır.Yalnızca kendisini yetkilendiren bir yasama işlemine dayanmak
suretiyle idari makam her çeşit konuda her çeşit tedbiri alabilir.Nasıl kanun
her türlü kararı kanun adı altında çıkarabilirse aynı şekilde idari işlemde bir
kanun metnine dayanmak şartıyla her çeşit hükmü kabul edebilir.Bu anlamda her
iki fonksiyon aynı şekilde sınırsız bir alana sahiptir.Carré de Malberg’e göre
bu iki fonksiyon arasındaki fark kanunun üstünlüğüne ve idarenin kanuna tabi
oluşuna dayanan “hiyerarşik bir fark”’tır.Bu fark da iki açıdan kendini
göstermektedir.Bir defa idari işlem sonuçlarının hukuki kuvveti bakımından
yasama işleminden daha aşağı mertebededir..Kanun ancak daha sonraki bir kanunla
değiştirilebilir ve sadece yönetileni değil yasama organı dışındaki yöneticileri
de bağlar.Oysa idari işlem kuşkusuz kanun koyucuyu bağlamadığı gibi idari
makamların kendilerince de değiştirilebilir ve kaldırılabilir.İkincisi idari
işlem teşebbüs kudreti bakımından da kanuna tabidir.İdare fonksiyonu ancak
kanunların egemenliği altında ve onların sınırları içinde yerine
getirilebilir.Üstelik yasama organı kendi koyduğu ve halen yürürlükte olan genel
kurallara gene kanunla özel istisnalar getirme yetkisine sahip olduğu halde
idarenin böyle bir yetkisi yoktur.Daha da önemlisi “kanun idari faaliyeti,n
sadece sınırı değil aynı zamanda onu şartıdır.Yasma organı kanun yapmak
konusunda tamamen serbest olduğu halde idare bir kanuna dayanmaksızın kendi
başına hareket edemez.
IV-Türkiye’de 1924 ve 1961 Anayasalarında Kuvvetler (fonksiyonlar ) Ayrılığı
Türkiye’de
1924 anayasasının kuvvetler birliği ve görevler (fonksiyonlar) ayrılığı,1961
anayasasının ise “yumuşak kuvvetler ayrılığı” sistemini kabul ettiği,bu açıdan
iki anayasa arasında önemli fark olduğu görüşü yaygındır.Bu görüş iki gerekçeye
dayandırılmaktadır.Birincisi 1924 anayasasında TBMM hükümeti düşürme yetkisine
sahip olduğu halde yürütme organının Meclisi feshetme yetkisinin
olmayışıdır.Oysa 1961 anayasasında yürütme organına Millet Meclisi seçimlerini
yineleme yetkisi sınırlı bir biçimde de olsa tanınmıştır.Böylece 24 anayasasının
“meclis hükümeti “ sisteminden yasama ve yürütme organları arasında denge ve
eşitlik ilkesine dayanan “parlamenter rejime” geçilmiştir. Diğer gerekçe ise1924
anayasasının 5. ve 7. maddeleriyle 1961 anayasasının 6.maddesi arasındaki
farktır.Bu iki ifade arasındaki fark 24 ve 61 anayasaları arasında fonksiyonlar
ayrılığı yönünden gerçek bir fark olduğu izlenimini yaratıyor görünse de daha
dikkatli bir inceleme durumun böyle olmadığını ortaya koymaktadır.1924 anayasası
yürütme gücünün asli sahibinin TBMM olarak göstermiş olsa da ona bizzat bu gücü
kullanma yetkisi vermemiştir.Tam tersine TBMM yürütme gücünü ancak kendi seçtiği
CB ve onun tayin edeceği Bakanlar Kur. eliyle yapabilir.Dolayısıyla meclisin
istediği takdirde bu yetkiyi yürütme organından alıp bizzat üstlenmesine veya
yürütme organının yerine geçerek bir idari işlem yapmasına imkan yoktur.Kısacası
1924 anayasası kuşkusuz milli mücadele yıllarının geleneğinin etkisiyle
5.maddesinde kuvvetler birliği anlamına gelen bir ifade kullanmakla beraber
aslında fonksiyonlar ayrılığını gerçekleştirmiştir.
Görülüyor
ki 24 ve 61 anayasalarının yasama ve yürütme yetkilerini bölüştürme şekilleri
arasında birincisinin kuvvetler birliği formülüne rağmen hiçbir fark yoktur.Her
iki halde de yürütme yetkisi CB ve onun tayin edeceği Bak.Kur. tarafından
kullanılmaktadır.Her iki anayasada da yürütme organının mahfuz bir düzenleme
yetkisi yoktur.Her iki anayasa idari işlemlerin mutlaka kanuna dayanması
zorunluluğunu ve kanun olmayan yerde idarenin de olamayacağı ilkesini kabul
etmiştir.Her iki anayasa yasama işlemlerine ,yürütme işlemlerinden daha üstün
bir hukuki güç tanımıştır.Nihayet her iki anayasa idarenin düzenleyici
işlemlerinin temeli konusunda hemen hemen aynı ifadeleri kullanmıştır.
1924 ve
1961 anayasaları arasında yasama ve yürütme fonksiyonlarının ayrılığı bakımından
gözlemlenen bu benzerlik yargı fonksiyonunun diğer iki diğer iki fonksiyondan
ayrılığı yönünden de aynen geçerlidir.Şüphesiz 61 anayasası yargı organının
bağımsızlığı konusunda 1924 anayasasından çok daha güvenceli bir sistem
kurmuştur.Ancak bu anayasanın getirdiği yenilikler yargı fonksiyonunun ayrılığı
ilkesine eğil bu ilkenin güvence ve yaptırımlarına ilişkindir.
Yasama ve
yürütme organlarının ayrılığı konusunda 1924 ve 1961 anayasalarının kabul etmiş
olduğu sistemden daha önemli bir sapma 1971 anayasa değişiklikleri ile
Bak.Kur.’una KHK çıkarma yetkisinin verilmiş olmasıdır.
82
anayasasının 7. maddesi 61 anayasasının 5.maddesine paralel olarak “yasama
yetkisi Türk Milleti adına TBMM’nindir.Bu yetki devredilemez” hükmünü ihtiva
etmektedir.Anayasanın 8.maddesi ise “yürütme yetkisi ve görevi” başlığı altında
“yürütme yetkisi ve görevi CB ve Bak.Kur. tarafından anayasa ve kanunlara uygun
olarak yerine getirilir” demektedir.Bu ifade ile 61 anayasasının 6.maddesi
arasında derhal dikkati çeken fark 61’de yürütmenin sadece bir “görev” olarak
nitelendirilmiş olmasına karşılık 82 anayasasının yürütmeyi bir yetki ve görev
olarak nitelendirmesidir.bu formülün “idarenin kanuniliği” ilkesini ortadan
kaldırmış olduğu iddia edilmez.Yürütmenin aynı zamanda bir görev olduğu 82
anayasasında da devam etmektedir.Dolayısıyla kanuni bir düzenlemenin mevcut
olduğu her yerde idarenin bu kanunu uygulama görevi de vardır.AY mahk.’si
yürütmenin bir yetki oluşunu Anayasanın 73,121,122,167. maddelerinde düzenlenen”
ayrık” durumlarda sınırlı görmektedir.Mahkemeye göre bu durumlar dışında
yürütmenin tüzük ve yönetmelik çıkarmak gibi klasik düzenleme yetkisi idarenin
kanuniliği ilkesi çerçevesinde sınırlı ve tamamlayıcı bir yetki durumundadır.Bu
bakımdan anayasada ifadesini bulan yukarıdaki ayrık haller dışında yasalarla
düzenlenmemiş bir alanda yürütmenin sübjektif hakları etkileyen bir kural koyma
yetkisi bulunmamaktadır.AY. mahk. Kararlarında değinilen istisnai durumlar daha
yakından incelendiğinde bunlardan ikisindeki düzenleme yetkisinin de olağan
düzenleme yetkisinden daha geniş olmakla birlikte tümüyle asli veya özerk
sayılması güçtür.Anayasanın 73.maddesi Bak.Kur.’una verdiği yetkiyi ancak
kanunun belirttiği yukarı ve aşağı sınırlar içinde tanımaktadır.Dolayısıyla
burada doğrudan doğruya anayasadan doğan asli bir düzenleme yetkisinden değil
TBMM’nin kendi istediği takdirde gerçekleştireceği bir yetki devri”nden söz
etmek gerekir.167.madde de aynıdır.Görülüyor ki her iki durumda da yürütmenin
düzenleme yetkisi sonuçta bir kanunda kaynaklanmakta kanuna dayanmaktadır.Öte
yandan bu iki maddeye dayanan düzenleme yetkisinin idarenin düzenleme
yetkisinden hatta KHK çıkarma yetkisinden daha geniş olduğunda kuşku
yoktur.Çünkü bu tür düzenleyici işlemler KHK’lerin tabi olduğu kayıt ve şartlara
tabi değildirler.
Kitaba
göre 82 anayasasından yürütmenin aynı zamanda bir yetki olarak
nitelendirilişinin gerçek önemi sıkıyönetim ve olağanüstü hal KHK’leriyle CB
kararnamesinde kendisini göstermektedir.Olağanüstü hal ve sıkıyönetim KHK’lerini
çıkarma yetkisi bir yetki kanunundan değil doğrudan doğruya anayasadan
doğmaktadır.Bu anlamda olağanüstü hal veya sıkıyönetim KHK’leri bir alanı
doğrudan doğruya düzenleyebilir.Yürütme bir yetki olarak değil sadece bir görev
olarak nitelendirilmiş olsaydı bu kararnamelerin hukuki mahiyeti anayasanın
genel sistemi içinde açıklamak hayli güçleşirdi.Aynı şekilde anayasanın
107.maddesine göre CB genel sekreterliğinin kuruluş teşkilat ve çalışma esasları
ile personel atama işlemlerinin doğrudan doğruya CB kararnamesi ile
düzenlenebilmesi de yürütmenin asli düzenleme yetkisinin bir başka örneğidir.Bu
iki istisnai durum dışında 82 anayasasının yasama ve yürütme fonksiyonlarının
ayrılığı konusunda kabul ettiği formülün 24 ve 61 anayasalarındaki kanunun
üstünlüğüne dayanan sistemi temelde değiştirmediği söylenebilir.
Yürütme
işlemlerinin kural olarak bir ön kanuni düzenlemeye dayanmaları zorunluluğunun
bir istisnası da yürütme organının doğrudan doğruya anayasadan kaynaklana
birtakım işlemleridir.Gerek 61 gerek 82 anayasalarında birçok örnekleri bulunan
bu işlemler genellikle CB’nin yürütme organının başı olma sıfatından değil
devletin başı olma sıfatından kaynaklanan işlemlerdir.Gene bunlar çoğunlukla
yürütme organının diğer iki devlet organıyla olan ilişkilerini
ilgilendirirler.1982 anayasasına göre CB’nin yasamaya ilişkin yetkileri arasında
TBMM’yi gerektiğinde toplantıya çağırmak ,kanunları tekrar görüşülmek üzere
meclise iade etmek,kanunları yayınlamak ,anayasa değişikliklerini halkoyuna
sunmak kanunlar KHK’ler ve TBMM içtüzüğü hakkında anayasa mahkemesine iptal
davası açmak gibi yetkileri vardır.CB’nin yargı organı ile ilgili yetkileri
Anayasada belirtilen bazı yüksek hakimleri seçmektir.Nihayet anayasa yürütme ile
ilgili alanlarda da CB’ ye bazı atama işlerini yapmak,belirli kişilerin
cezalarını hafifletmek veya kaldırmak gibi birtakım yetkiler vermiştir.
Yasama Fonksiyonu
I-Yasama
Fonksiyonunun Niteliği:
1961
anayasası gibi 1982 anayasası da yasama yetkisinin TBMM’ye ait olduğunu ve bu
yetkinin devredilemeyeceğini belirtmiş fakat “yasama yetkisi”nin ne olduğunu
belirtmemiştir.TBMM yetkilerini ya kanun ya da karar şeklinde kullanacağına göre
yasama yetkisini “TBMM’nin kanun yapma ve parlamento kararları alma yetkisi
olarak tanımlayabiliriz.1982 anayasasının “yasama yetkisi” başlığını taşıyan
7.maddesinin Anayasa koyucunun yasama yetkisinin “kanun koyma” veya 87.maddedeki
daha etraflı ifade ile “kanun koymak değiştirmek veya kaldırmak” olarak
gördüğünü anlatmaktadır.Anayasa koyucunun kanun deyiminden maddi manada kanunu
mu yoksa şekli manada kanunu mu kastettiği konusunda bir açıklık yoktur.1961
anayasasının daha ayrıntılı olan gerekçesinde ise “kanun koymak değiştirmek veya
kaldırmaktan anlaşılması gereken kaide tasarruflar koyma yetkisidir” denilmek
suretiyle maddi kanun görüşüne yaklaşılmıştı.
Şüphesiz
ki gerek 61 gerek 82 anayasalarına göre maddi anlamda kanunların yanında şekli
anlamda kanunlar da vardır.Diğer bir deyimle kural-işlem olmadığı,bir objektif
hukuk kuralı koymadığı halde kanun adını taşıyan maddi kanunlarla aynı usüller
içerisinde yapılan aynı hukuki güce sahip olan ve aynı yargısal denetim rejimine
tabi bulunan birçok işlemler mevcuttur.Objektif hukuk kuralı ister genelliği ile
ister bireyler bakımından yeni hak ve yükümlülükler yaratmasıyla ister bir kere
uygulanmakla sona ermemesiyle tanımlansın anılan işlemlerin hiçbir anlamda
“kural” sayılmayacaklarında şüphe yoktur.Bu işlemlerden bazıları 82 anayasasının
61 anayasasının 64.maddesine paralel olan 87.maddesinde sayılmıştır.Bunlardan
bir kısmı (mesela ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar vermek) maddi
mahiyeti bakımından bir sübjektif işlemdir.Diğer bazıları ise şart-işlem
mahiyeti taşımaktadır.Mesela bütçe kanunu yeni bir hukuk kuralı yaratmaz,sadece
yürürlükteki kurallar çerçevesinde devlet gelirlerinin toplanmasına ve kamu
harcamalarının yapılmasına izin verir;diğer bir deyimle bu yetkilerin
kullanılabilmesinin şartını oluşturur.
1961
anayasası döneminde AY.mahk. bazı kararlarında kanun maddi anlamıyla
tanınmıştır.AY.mahk. 1982 anayasası döneminde de kanunu esas itibariyle
kural-işlem niteliğinde gören maddi kanun anlayışını devam ettirmiştir.Anayasa
mahkemesinin bu maddi kanun anlayışının pratik önemi nedir?TBMM’nin kanun değil
karar adı altında yaptığı işlemlerin maddi içerikleri bakımından kanun sayılıp
sayılmayacakları dolayısıyla mahkemenin anayasaya uygunluk denetiminin kapsamına
girip giremeyeceğinin belirlenmesi açısından kendini göstermektedir.Anayasa
Mahkemesi bir hukuki işlemi onu yapan organ tarafından nitelendiriliş şekli ile
kendisini bağlı saymamakta işlemin niteliğini bizzat inceleyerek eğer o işlem
denetime tabi işlemlerle aynı nitelik ve etkinlikte ise onun anayasaya uygunluğu
denetleme yetkisini kendisinde görmektedir.Dolayısıyla TBMM’nin karar adı
altında yaptığı bir işlem hukuki niteliği bakımından bir kural-işlem ise onun
kanun sayılarak AY.mahk.’ince denetlenmesi mümkün olacaktır.
AY:mahk.’nin maddi kanun anlayışına ağırlık veren kararlarına karşılık 61
anayasası döneminde Türk doktrini genellikle şekli kanun anlayışını
benimsemiştir.Pozitif anayasa hukukumuzda kanunun genel ,objektif,kişilik dışı
ve geleceği düzenleyici bir işlem olması gerektiğini belirten hiçbir kural
yoktur.Dolayısıyla bir kanun ,pek âlâ bireysel ve sübjektif bir işlem de
olabilir.Türk hukukunda kanun ancak şekli e organik kritere göre
tanımlanabilir.Şu halde kanun yasama organı tarafından kanun adı altında ve
belirli yasama usüllerine uyularak yapılan her türlü işlemdir.
II-Yasama
Yetkisinin Genelliği ve İlkelliği (Asliliği)
Bizim
hukukumuzda yasama yetkisinin genelliği kanunla düzenleme alanının konu
itibariyle sınırlandırılmamış olduğunu ;anayasaya aykırı olmamak şartıyla her
konunun kanunla düzenlenebileceğini ifade eder.Yasma yetkisinin genelliği
yürütme organına bırakılmış “mahfuz” bir düzenleme yetkisinin bulunmadığını da
anlatır.Nitekim kanun alanının konu itibariyle sınırlandırıldığı bunun dışındaki
alanlarda düzenleme yetkisinin doğrudan doğruya yürütme organına bırakıldığı
anayasalar bakımından yasama yetkisinin genelliğinden söz edilmez.Yasama
yetkisinin genelliği aynı zamanda yasama organının bir konuyu dilediği ölçüde
ayrıntılı olarak düzenleyebileceği anlamına da gelir.Yasama organının bir konuyu
genel ilkelerini saptamakla yetinip düzenlemesini yürütme organına bırakması
“iyi yönetim” in gereklerine ve yasama organının yapısal niteliklerine uygun
düşebilir.Ancak bu konuda yasama organının hukuki bir yükümlülük altında
olduğunu elbette söylemek mümkün değildir.Yasama organı dilediği takdirde bir
konuyu en ince ayrıntısına kadar düzenleyebilir ve yürütme organına sadece bağlı
yetkiler vererek bir idari düzenleme alanına yer vermeyebilir.
Yasma
yetkisinin ilkelliği ise yasama organının bir konuyu doğrudan doğruya yani araya
herhangi bir işlem girmeksizin düzenleyebilmesidir.Türkiye’de yasama ve yürütme
fonksiyonları arasındaki en önemli fark da burada görülür.Yürütme organı
yukarıda görülen istisnalarla doğrudan doğruya hukuki işlemler yapmak yetkisine
sahip değildir.Yürütme organının işlemleri ister sübjektif ister düzenleyici
işlemler olsun daima o alanı önceden düzenlemiş olan bir kanuna dayanmak
zorundadır.Bu anlamda yürütme organının işlemleri kanunun izleyen kanundan
kaynaklanan(secundum legem) işlemlerdir.Sadece yasama organı bir konuyu ilkel
yani özerk ve serbest olarak düzenleyebilir.İdareci kendisini yetkilendiren bir
kanun hükmüne dayanmaksızın bireysel olsun düzenleyici olsun hiçbir işlem
yapamayacağı halde kanun yasama organının kendisine özgü iktidarına “teşebbüs
kudreti”ne dayanır.Bununla yakından ilgili bir fark da kanunun olduğu yerde
idare için onu uygulamanın sadece bir yetki değil aynı zamanda hukuki bir
yükümlülük olmasına karşın yasama organı anayasa karşısında bu anlamda
yükümlülük altında bulunmamasıdır.
III-Yasama
Yetkisinin Devredilmezliği
İlk
bakışta yasama yetkisinin devredilmezliği gibi bir kurala Anayasada yer
verilmesi garip karşılanabilir.Çünkü kamu hukukunda hiçbir devlet organı
anayasadan veya kanunlardan aldığı yetkiyi bu metinlerde açık bir izin
olmaksızın başka bir devlet organına devredemez.Bu anlamda devredilmezlik ilkesi
sadece yasama yetkisi bakımından değil bütün devlet organları ve devlet
yetkileri bakımından geçerlidir.Üstelik 7.maddede sözü geçen devredilemeyecek
yasama yetkisi ile gene olarak kural koyma fonksiyonunun kastedilmiş olamayacağı
da açıktır.Bu madde ile yasaklanmış olan her şeyden önce kanun adı altında veya
bu adı taşımasa bile kanunla eşdeğerde yada kanun gücüne sahip hukuki işlemler
yapma yetkisinin devredilmesidir.
Yasama
yetkisinin devredilmezliği ilkesinin T.C. uygulamasında nasıl anlaşıldığına
gelince bunun KHK’lerin anayasa hukukumuza girdiği 1971 yılından önce ve sonra
olmak üzere 2 dönemde incelenmesi yerinde olur.24 anayasası döneminde anayasanın
6.maddesi yolundaki açık hükümlerine rağmen uygulamalardaki bu hükümlerden
sapmalar olmuştur.Mesela 1567 sayılı Türk parasının kıymetini korunması zımnında
kararlar ittihazı” gibi hemen hemen sınırsız genel ve belirsiz bir düzenleme
yetkisi vermiştir.1961 anayasası döneminde de “yasama yetkisi Türk milleti adına
TBMM’nindir.Bu yetki devredilemez.”hükmüne rağmen anayasa mahkemesi 1963 yılında
verdiği bir kararda yukarıda değinilen Türk parasının kıymetini koruma
hakkındaki kanunu anayasaya aykırı bulmamıştır.1971 yılında yapılan anayasa
değişikliğiyle KHK’lerin hukukumuza girmiş olması bu tartışmanın verilerini
değiştirmiştir.KHK’ nin yürütmenin diğer düzenleyici işlemlerinden farkı kanuna
eşit hukuki güçte olmasıdır.Diğer bir deyimle tüzük ve yönetmelik gibi diğer
düzenleyici işlemlerin yürürlükteki kanun hükümlerini değiştirmeleri veya
kaldırmaları mümkün olmadığı halde KHK ile yürürlükteki kanun hükümleri
değiştirilebilir ya da kaldırılabilir.KHK’nin yasama işlemi sayılıp sayılmaması
yetki kanunu ile bakanlar kuruluna verilen KHK çıkarma yetkisinin niteliği
hakkında kabul edilecek görüşe bağlıdır.Eğer bu yetki biraz daha genişletilmiş”
basit bir düzenleme ise KHK’de tüzük ve yönetmeliklerden nitelikçe farklı
olmayan düzenleyici bir idari işlemden ibarettir.Yok eğer KHK çıkarma yetkisi
bir “yasama yetkisinin devri” bir “delegation” ise KHK’nin fonksiyonel anlamda
bir yasama işlemi olarak kabul edilmesi gerekir.1961 anayasa döneminde bu
görüşlerden ilkini savunuş olan Prof. Duran’a göre KHK nitelikçe tüzükten farklı
değildir.Ancak “yetki kanunun verdiği düzenleme yetkisi alelade kanunda alınan
aynı nitelikteki selahiyetten daha geniş olabilir ve bir süre ile bağlıdır.Bu
derece ve müddet ayrılığından başka KHK ile tüzük arasında esasta bir fark
yoktur.”Böylece yürütme organı tarafından herhangi bir tüzük niteliği olan KHK
yasama organı yönünden de “alelade bir kanun tasarısından ibarettir.Biz bu
görüşe 1961 anayasasındaki düzenleme bakımından da katılamıyoruz.Tüzükler ve
yürütmenin diğer düzenleyici işlemleri ancak kanunlara aykırı olmamak şartıyla
düzenlemede bulunabildikleri halde KHK yürürlükteki uygulama hükümlerini
kaldırabilmekte ve değiştirebilmekte,diğer bir deyimle kanunun hukuki gücüne
sahip olmaktadır.KHK’nin bunu ancak yetki kanunundaki belirlenen alanda
yapabilmesi onun hukuki gücünü etkilemez.
KHK’lerin
1982 anayasasındaki düzenlenişi 1961 anayasasındakilerden temelde çok farklı
olmamakla beraber ,bu konuda getirilen bazı yenilikler KHK’lerin maddi bakımdan
birer yasama işlemi olduğu görüşünü daha da kuvvetlendirmiştir.Bu yeniliklerden
bir tanesi 1961 anayasasının aksine yetki kanununda KHK ile yürürlükten
kaldırılabilecek kanun hükümlerinin belirtilmesi zorunluluğunun ortadan
kaldırılmış olmasıdır.Bu konuda bir kanıt da Danışma Meclisince kabul edilen
Anayasa tasarısının yasama yetkisine ilişkin 7.maddesinde yasama yetkisinin
devredilemeyeceği belirtildikten sonra “Anayasa ile CB’ye ve Bak.Kur.’na verilen
KHK çıkarma yetkisi saklıdır.” Cümlesinin eklenmiş olmasıdır.Böylece danışma
meclisi KHK’leri yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesinin bir istisnası
olarak gördüğünü açıkça ifade etmiştir.
Yasama İşlemleri
I-Kanun:
Türk
hukukunda kanunun maddi anlamda değil ancak şekli anlamda tanımlanabileceği
yasama yetkisinin de genel ve sınırsız olduğu yukarıda belirtilmişti.Bu iki ilke
kanunun ne konusu ne de hukuki mahiyeti açısından tanımlanmasının mümkün
olduğunu ortaya koymuştur.Bununla birlikte şekli kanun anlayışını kabul eden
yazarlar da yasama organının istisnasız her türlü hukuki işlemi kanun biçiminde
yapamayacağını kabul etmekte,görüşlerini bir takım istisnalarla
yumuşatmaktadırlar.Üzerinde herkesin birleştiği bir istisna yasama organının
maddi bakımdan yargı işlemi niteliğinde bir işlemi kanun biçiminde
yapamayacağıdır.Ancak istisnalara şüphesiz bundan ibaret değildir.Şekli
kriterciler bir kısım yürütme işlemlerinin de kanun biçiminde yapılamayacağını
kabul etmektedirler.Yürütme mevcut kanunların uygulanması veya uygulanmasının
sağlanması demek olduğuna göre kanunları uygulayıcı işlemlerin yasama organı
tarafından yasama organı tarafından yapılmasına imkan yoktur.Diğer bir deyimle
Türkiye’de yürütme organının mahfuz bir düzenleme yetkisi olmamakla birlikte
mahfuz bir düzenleme alanı vardır.O da yürürlükteki kanunların
uygulanmasıdır.Yasama organı bu alana müdahale edemez.Gene hukukumuzda belli bir
kişiye kanunla mükellefiyet yüklenemeyeceği kuşkusuzdur.Bu gerçek kanunların
mutlaka kural işlem niteliği taşıması gerektiği görüşüne değil hukuk devleti ve
kanun önünde eşitlik ilkesine dayandırılmaktadır.Belli bir kişiye kanunla
yükümlülük yüklenemeyeceği gibi belli bir kişiyi kanuni yükümlülüklerden
kurtaran bir kanunun da çıkarılmaması gerekir.
II-Özel
Nitelikli Kanunlar:Anayasamız kanun biçiminde yapılan bazı yasama işlemlerini
taşıdıkları özel nitelikler sebebiyle özel bir görüşülme usülüne hatta özel bir
hukuki statüye tabi tutmuştur.Bunlar bütçe ve kesinhesap kanunları ile
milletlerarası antlaşmaların uygun bulunması hakkındaki kanunlardır.
1-Bütçe
Kanunu:Bütçe kanunun hukuki mahiyeti bakımından bir kural-işlem değil devlete ve
diğer kamu tüzel kişilerine kamu harcamalarında bulunmak ve kamu gelirlerini
toplamak konusunda belli bir süre için yetki veren bir
şart-işlemdir.Anayasamızda bütçenin yıllık olması ilkesi kabul edilmiştir.Bütçe
kanunun özel hukuki niteliği dolayısıyla bu kanuna bütçe ile ilgili hükümler
dışında hiçbir hüküm konulamayacağı gerek 1961 gerekse 1982 anayasalarında
belirtilmiştir.Şüphesiz bu hüküm bütçe kanunun ile mevcut olan kanun
hükümlerinde açık veya zımni değişiklik yapılmasını veya mevcut kanun
hükümlerinin kaldırılmasını da yasaklamıştır.
Bütçe
kanunun hukuki rejimi yönünden bir kanun olmakla beraber bunun taşıdığı
özellikler nedeniyle anayasa bütçenin görüşülmesini ve kabulünü diğer kanunlar
hakkındaki genel hükümlere tabi tutmamış bu konuda özel bir yöntem
benimsemiştir(mad.162/1-2).Bütçe komisyonunun oluşmasında iktidar partisi
grubuna en az 25 üyelik verilmesi hükmü “içtüzük hükümleri siyasi parti
gruplarının Meclisin bütün faaliyetlerine üye sayısı oranında katılmalarını
sağlayacak yolda düzenlenir.” Yolundaki genel kuralın bir istisnasıdır.Hükmün
amacı hükümetin genel siyasetinin bir aracı olan bütçe kanunun bütünlüğünün ve
tutarlılığının Bütçe komisyonunda bozulmasını önlemektir.Bütçe komisyonu Bütçe
kanun tasarısını 55 gün içinde görüşerek karara bağlar.Komisyonun kabul ettiği
metin de TBMM’de görüşülerek mali yılın başına kadar karara bağlanır.1982
anayasası 61 anayasasından farklı olarak bütçelerde değişiklik yapılmasında
uyulacak esasları da belirlemiştir(mad.163).Bütçe kanununu diğer kanunlardan
ayıran bir özelliği ise CB tarafından bir kere daha görüşülmek üzere TBMM’ye
geri gönderilmesi hükmünün dışında tutulmuş olmasıdır.Bu hüküm (mad.93) bütçe
kanunun süreli niteliğinden kaynaklanmaktadır.Gerçekten bütçe kanunu mali
yılbaşına kadar çıkarılamaması haline devlet faaliyetleri felce
uğrayacaktır.Buna karşılık bütçe kanunu denetim rejimi bakımından diğer
kanunlarla aynı hükümlere tabi tutulmuştur.Bütçe kanununu şekil ve esas yönünden
anayasaya aykırılığı yüzünden diğer kanunlarda olduğu gibi Anayasa mahkemesine
başvurulabilir.
2-Kesin
Hesap Kanunu:Bütçe kanununu kabul etme yetkisine sahip olan yasama meclisi,doğal
olarak bu kanunun uygulanmasını denetleme yetkisine de sahiptir.Bütçenin
denetlenmesi gelirlerin toplanmasının ve harcamaların bütçeye uygun olarak
gerçekleşip gerçekleşmediğinin araştırılmasını içerir.Bu denetleme kural olarak
TBMM adına bir anayasal kuruluş olan Sayıştay tarafından
yapılır.(mad.160).TBMM’nin bütçenin uygulanışı üzerindeki denetimi ise
kesinhesap kanunu tasarılarını kabul etmek suretiyle olur.TBMM kesinhesap kanunu
tasarılarını görüşüp kabul etmekle hükümeti ibra etmiş olur.Görülüyor ki bütçe
kanunları gibi kesin hesap kanunları da kanun biçiminde kabul edilmek ve kanun
statüsüne tabi olmakla birlikte hukuk normu yaratan maddi anlamda kanun
değildir.
3-Milletlerarası Antlaşmaların Uygun Bulunması:1982 anayasası (mad.90)
milletlerarası antlaşmaların uygun bulunmasına ilişkin 1961 anayasası hükmünü
(mad.65) “uygulamada iyi işlediği ve ihtiyaca cevap verdiği” gerekçesiyle aynen
kabul etmiştir.Her iki anayasanın benimsediği sistem antlaşmaların onaylanması
yetkisini yasama ve yürütme organları arasında paylaştırmıştır.Anayasamıza göre
antlaşmaları onaylamaya yetkili makam CB’dir.Ancak CB’nin onay yetkisini
kullanabilmesi kural olarak TBMM’nin onaylamayı kanunla uygun bulmasına
bağlıdır.Anayasanın antlaşmaların onaylanması konusunda kabul ettiği genel kural
TBMM’nin bir kanunla önceden verdiği bir mezuniyete dayanarak onay işleminin CB
tarafından yapılması olmakla beraber Anayasanın 90.maddesinin 2. ve 3. fıkraları
bu kurala iki istisna getirmektedir.2. fıkrada bahsi geçen “antlaşmaların
TBMM’nin bilgisine sunulması TBMM’nin antlaşma üzerinde herhangi bir işlem yapma
yetkisi vermez.Yasama organı antlaşmayı uygun bulmazsa ancak bakanlar kurulu
üzerinde siyasal denetim mekanizmasını harekete geçirebilir bu da antlaşmanın
milletlerarası geçerliliğini ve bağlayıcılığını herhangi bir surette etkilemez.
Anayasanın
90.maddesinin son fıkrasına göre “usülüne göre yürürlüğe konmuş milletlerarası
antlaşmalar kanun hükmündedir.Bunlar hakkında anayasaya aykırılık iddiası ile
AY.’ye başvurulamaz”Görülüyor ki bu fıkra antlaşmaların anayasaya uygunluğunun
gerek soyut gerek somut norm denetimi yoluyla Anayasa Mahk. Tarafından
denetlenebilmesi imkanı vermemektedir.Bu yasaklayıcı hükmün bir yandan devletin
milletlerarası sorumluluğuna meydan vermemek öte yandan Türkiye’nin
devletler-üstü nitelik taşıyan dolayısıyla anayasamızın bazı hükümleriyle
çelişebilecek olan milletlerarası kuruluşlara girebilmesini sağlamak gibi iki
düşünceden kaynaklandığı söylenebilir.Kanun ile antlaşma arasında bir çatışma
olduğunda mahkemeler milletlerarası antlaşma hükümlerine göre karar
vermelidirler.
Bir görüşe
göre Antlaşmanın kendisi yargı organlarınca denetlenemezse de uygun bulma
kanununa karşı Ay.Mahk.’ne onay kararlarına karşı da Danıştay’a dava
açılabilir.Anayasada bunu yasaklayan bir hüküm yoktur ve yargı denetimini
ortadan kaldırması bakımından istisnai nitelik taşıyan anayasa hükmünü daraltıcı
bir şekilde yorumlamak gerekir.Buna karşılık böyle bir yorumun Anayasa
tarafından yasaklanan yargı denetiminin usül saptırması yoluyla
gerçekleştirilmesi anlamına geleceği ileri sürülebilir.Fransız hukukunun
“ayrılabilir işlem” kavramından esinlenerek denilebilir ki “eğer uygun bulma
kanunu onaylanmasını uygun bulduğu antlaşmadan ayrılabiliyor,bağımsız olarak
kendi başına hüküm ifade edebiliyor ve iç hukuk düzeninde etki yapabiliyor ise
bu kanunun anayasaya aykırılığı iddiası ile AY.mahk.’ne dava açılabilir. Yok
eğer tersi ise dava açılamaz.”Uygun bulma kanunları hemen daima antlaşmanın
uygun bulunduğunu gösteren basit bir hükümden ibaret olduğuna göre söz konusu
ayrım gereğince AY.mahk.başvurabilme ihtimali son derce zayıftır.Buna karşılık
uygun bulma kanununun Anayasa Mahk.’ince şekil yönünden denetlenebileceği
savunulabilir;çünkü kanun şekil yönünden anayasaya aykırı olması halinde
TBMM’nin geçerli biçimde ortaya çıkmış bir iradesi yoktur.Başka bir deyimle
yolsuz onay söz konusudur.
Bakanlar
Kurulunun onay kararnamelerine gelince bunların organik bakımdan birer idari
işlem olmaları nedeniyle Danıştay’ın denetimine tabi oldukları bazı yazarlarca
ileri sürülmektedir.Bu görüşe göre Danıştay antlaşma hükümlerinin anayasaya
uygunluğunu inceleyememekle birlikte eğer bakanlar kurulu anayasanın ve kanunun
kendilerine verdiği yetkileri aşmak suretiyle bir antlaşmayı onaylamışsa bu
kararnameyi iptal edebilir.Bizce yolsuz onay durumunda mahkemelerin denetim
yetkisi kural olarak var olmakla birlikte Anayasa 90.maddesi son fıkrasınca onay
kararnameleri Danıştay’ca denetlenemez.Çünkü anayasa usülüne göre yürürlüğe
girmiş milletlerarası antlaşmaların “kanun hükmünde “olduğunu belirtmiştir.Gerçi
kanun hükmünde olanın onay kararnamesi değil antlaşmanın kendisi olduğu ileri
sürülebilir.Ancak burada bu iki işlem birbirinden ayrılmaz niteliktedir.Onay
kararnamesinin iptali antlaşmanın da yürürlükten kalkması sonucunu doğurur ki bu
da Danıştay’a kanun hükmüne bir işlemi ortadan kaldırma yetkisi tanımış
olacaktır.Yürütme organının yetkilerini aşarak onaylaması halinde bizce yasama
organı sadece siyasal denetim mekanizmalarını harekete geçirebilir.
III-Parlamento Kararları
Parlamento
kararları TBMM’nin kanun dışındaki bütün işlemleridir.Parlamento kararlarının
konu yönünden çok çeşitli oluşları bunların tam bir tasnifinin yapılmasını da
güçleştirmektedir.Boudet parlamento kararlarını meclisin iç çalışmalarına
ilişkin kararlar ve meclis dışındaki bir organın bir eylemini veya meclis
dışındaki bir organ üzerindeki bir denetimi içeren kararlar olmak üzere ikiye
ayırır.
Yasama
meclislerinin iç örgütlenişlerine ve çalışmalarına ilişkin kararlar parlamento
kararlarının büyük bit bölümünü oluşturur.Mesela TBMM kendi içtüzüğünü yapması
veya değiştirmesi,kendi başkanını veya başkanlık divanını seçmesi bunlara
örnektir.Bu kararların konuları anayasada hatta meclis içtüzüğünde
sınırlandırılmış değildir.Meclis kural olarak kendi iç örgütlenişi veya
çalışmaları hakkında dilediği kararı alabilir.Şüphesiz bu kararların bir içtüzük
düzenlemesi niteliği taşıması ve içerik yönünden de Anayasaya aykırı olması
halinde Anayasa Mahk.’ince iptal edilmeleri mümkündür.
Parlamento
kararlarının ikinci bir bölümü yasama meclisinin yürütme organı ile ilişkilerini
ilgilendirir.Parlamenter rejimin mekanizması içinde yasama meclisinin bu tür
kararlar alması doğal ve zorunludur.Mesela TBMM tarafından Başbakan veya
bakanlar hakkında meclis soruşturması açılması ve Yüce Divan’a sevk kararı
(mad.100) CB’nin vatan hainliğinden dolayı TBMM tarafından suçlandırılması
kararı gibi...Anayasamız gene bir kategori olarak parlamento kararlarını yargı
denetimine tabi tutmuş değildir.Sadece bu kararlardan 2 türünün Anayasa
Mahk.’ince denetlenebileceğini anayasada açıkça belirtmiştir.Bunlar yasama
meclisi içtüzükleri ile yasama dokunulmazlığının kaldırılması veya üyeliğin
düşmesi ile ilgili kararlarıdır.Parlamento kararlarının bu iki istisna dışında
yargı denetimi dışında bırakılmasının hukuk devleti açısından önemli bir sakınca
olarak görülmesi abartılıdır.Her şeyden önce vatandaşlar için uyulması zorunlu
genel hukuk kurallarının bu parlamento kararları ile koyulamayacağı
unutulmamalıdır.
Parlamento
kararlarının pek büyük bölümünün nitelikleri itibariyle kişi haklarını
etkilemeyeceği açıktır.İlk bakışta kişi haklarını etkileyebilecek gibi görünen
olağanüstü hal ve sıkıyönetim ilan durumlarında ise iki hukuki işlemin birbirine
eklendiği görülmektedir.Bunlardan birincisi organik bakımdan idari işlem olan
Bak.Kur. kararı diğeri de bu kararın onanmasına dair TBMM kararıdır.
IV-İçtüzük
Yasama
meclislerinin kendi çalışmalarını düzenlemek amacıyla koydukları kurallara
“içtüzük” denir.Duguit içtüzüğü “her meclisin düzenini ve çalışma yöntemini
belirleyen genel nitelikteki hükümlerin tümü” olarak tanımlamaktadır.Bu anlamda
içtüzük her meclisin kendi kanunu olarak kabul edilebilir.Anayasamıza göre
(mad.95/1) “TBMM çalışmalarını kendi yaptığı içtüzük hükümlerine göre
yürütür”.Meclislerin içtüzüklerini bizzat yapmaları onların diğer devlet
organları özellikle yürütme organı karşısındaki bağımsızlıkların bir belirtisi
ve sembolüdür.Buna,yasama meclislerinin “yöntemsel bağımsızlığı” adı
verilebilir.Anayasada açık bir hüküm olmasa bile meclislerin kendi içtüzüklerini
yapmak yetkisine sahip olduklarını kabulü gerekir.Öte yandan içtüzükler
aralarındaki bir takım benzerliklere rağmen kanun da değildir.Kanunlar iki
meclisli bir sistemde meclislerin ortak iradesinin bir ürünü oldukları halde
meclislerden her biri kendi içtüzüğünü yapmaya yetkilidir.Kanunla içtüzük
arasındaki daha da önemli bir fark konu bakımından mevcut olan farktır.Kanunun
vatandaşlar için haklar ve yükümlülükler yaratabilmesine karşılık içtüzükler
kural olarak sadece yasama meclisi üyelerini bağlar ve meclis dışında bir
uygulama alanına sahip olmaları düşünülemez.
Yasama
meclislerinin iç çalışmalarını düzenleyen metinler olarak içtüzükleri teknik
yönleri ağır basan dolayısıyla siyasal önemi fazla olmayan hukuk kuralları
saymak doğru değildir.Tersine içtüzükler meclis çalışmalarının etkinliğini ve
verimliliğini meclis iradesinin gerçeğe uygun biçimde yansıyıp yansımamasını
belirleyen iktidar-muhalefet ilişkilerini büyük ölçüde etkileyen temel siyasal
önemde hukuk kurallarıdır.Yasama meclislerinin kendi içtüzüklerini yapma
yetkilerinin bir sonucu da meclislerin bu içtüzükleri diledikleri zaman
değiştirebilmesidir.Meclisin varlığının dayandığı anayasal temeller devam ettiği
sürece ve her meclisini kendi içtüzüğünü değiştirme hakkı da şüphesiz saklı
kalmak kaydıyla bir içtüzük onu kabul eden meclisin görev süresinin bitiminden
sonra da geçerliliğini korur.İçtüzüklerin konusu yasama meclislerinin
“çalışmaları” nın düzenlenmesidir.(mad.95/1).Bu nedenle içtüzüklere meclis
çalışmalarıyla ilgili olmayan hükümler konulamaz.Özellikle içtüzüklerin yasama
meclisleri dışındaki kişileri bağlayıcı onlar bakımından yükümlülükler getirici
kurallar koyamayacağında kuşku yoktur.
İçtüzük ve
içtüzük değişiklikleri TBMM üyelerince önerilir.Halen yürürlükte olan Millet
Meclisi içtüzüğünce (mad.157)içtüzükte değişiklik yapılmasını öngören tekliflere
“kanun teklifleri hakkındaki hükümler uygulanır.Bu teklifler anayasa
komisyonunda incelendikten sonra bu komisyonun raporu esas olmak üzere genel
kurulda görüşülür ve sonuçlandırılır.”Genellikle parlamentoların yöntemsel
bağımsızlığı ilkesi içtüzüklerin ve içtüzük uygulamalarının herhangi bir
yargısal denetime tabi olmamalarını da içerir.Ancak T.C.Anayasası içtüzüklerin
büyük siyasal önemini göz önünde bulundurarak onları anayasaya uygunluk denetimi
bakımından kanunlarla esas itibariyle aynı hükümlere bağlamıştır.Bizim
uygulamamızda AY Mahk.’nin denetim yetkisi sadece içtüzük veya içtüzük
değişikliği adını taşıyan ,işlemleri değil fakat mahkemenin “içtüzük
düzenlemesi” niteliğinde gördüğü diğer meclis kararlarını da
kapsamaktadır.Anayasa Mahk..bir meclis kararının içtüzük düzenlemesi niteliğinde
olup olmadığını belirlerken ilgili kararın çözdüğü konu alınmasındaki erek
(amaç) ve gördüğü işin niteliği kriterlerinden yararlanmaktadır.
Yürütme Fonksiyonu ve Yürütme İşlemleri
I-Yürütme
Fonksiyonunun Niteliği
Yürütme
fonksiyonunun maddi anlamda tanımlanamayacağında kuşku yoktur.Diğer bir deyimle
Türkiye’de yürütme fonksiyonu sadece özel,somut,bireysel işlemler yapmaktan
ibaret sayılamaz.Yürütme fonksiyonu kavramına bu tür işlemler kadar düzenleyici
ve kural koyucu işlemler de girer.1924 anayasası tüzüklerden,1961 anayasası
tüzük ve yönetmeliklerden açıkça söz etmiştir.1961 anayasasında 1488 sayılı
kanunla yapılan değişiklik yürütmenin düzenleyici işlemlerine KHK’leri de
eklemiştir.1982 anayasası her üç düzenleyici işlem türüne de yer
vermiştir.Görülüyor ki cumhuriyetin bütün anayasalarında yürütme organına
düzenleyici işlemler yapma yetkisi doğrudan doğruya anayasadan doğmuştur.Ancak
anayasada böyle açık hüküm olmasa dahi yürütme organının düzenleme yetkisine
sahip olduğu bu yetkinin yürütme ve idare fonksiyonunun mahiyetinden doğduğu
söylenebilir.Daha hukuki bir gerekçe olarak da idarenin düzenleme yetkisinin
doğrudan doğruya onun takdir yetkisinden doğduğu söylenebilir.İdarenin bütün
yetkilerinin “bağlı yetkiler” olmayacağı idare kavramının zorunlu olarak takdir
yetkisini de içereceği açıktır.Yürütmenin düzenleme yetkisinin sadece anılan
pozitif anayasa normlarından doğmadığı yolunda gösterilebilecek bir kanıt da
gerek 1924 gerekse 1961 anayasaları dönem,inde anayasada açıkça belirtilenlerden
başka düzenleyici işlemlerin de yapılmış ve bu uygulamanın gerek doktrinde gerek
yargı kararlarında anayasaya aykırı görülmemiş olmasıdır.Aynı görüş 1961
anayasası döneminde anayasa mahkemesince de benimsenmiştir.1982 anayasası
döneminde de yürütmenin karar tebliğ sirküler gibi değişik adlar altında
düzenleyici işlemler yapma uygulaması devam etmiştir.Kendisinden önceki
cumhuriyet anayasaları gibi 82 anayasası da yürütme fonksiyonunun bir tanımını
vermiş değildir.anayasanın 8.maddesine göre “yürütme yetkisi ve görevi CB ve
Bak.Kur.’u tarafından anayasaya ve kanunlara uygun olarak yerine
getirilir.Anayasamız yürütmenin düzenleyici işlemlerini KHK,tüzük,yönetmelik ve
CB kararnamesi olarak belirlemiştir.
II-Kanun
Hükmünde Kararnameler:
1-Kavram
ve Nitelik:
1924 anayasasında ve 1961 anayasasının ilk şeklinde mevcut olmayan
KHK,bu anayasada 1971 yılında yapılan değişikliklerle hukukumuza girmiştir.KHK
daha farklı bir biçimde 1876 Kanun-i Esasi’de de mevcuttu.36.maddeye göre
Meclis-i Umumi toplanık olmadığı zamanlarda bazı durumlarda Kanun-i Esasi’ye
aykırı olmamak şartıyla Bak.Kur. ve padişahın onayıyla Heyet-i Mebusan’ın
toplanıp karar vereceği zamana kadar geçerli olmak kaydıyla kanun hüküm ve
kuvvetinde kararnameler çıkarılabilirdi.
2-Yetki:
Gerek değişik 61 gerek 82 anayasalarına göre KHK çıkarma yetkisi
Bak.Kur.’undur.Aslında Bak.Kur.’un KHK çıkarma yetkisi de doğrudan doğruya
anayasadan kaynaklanan değil Bak.Kur.’una bu yetkiyi veren yetki kanunundan
doğar.Önceden bir yetki kanunu ile yetkilendirilmedikçe Bak.Kur. KHK
çıkaramaz.”yetki kanunu, çıkarılacak KHK’nin amacını kapsamını ilkelerini
kullanma süresini ve süresi içinde birden fazla kararname çıkarılıp
çıkarılmayacağını gösterir”.1961 anayasasından farklı olarak “yürürlükten
kaldırılacak kanun hükümlerinin açıkça gösterilmesi şartı ortadan
kaldırılmış;buna karşılık yetki süresi içinde birden fazla kararname çıkarılıp
çıkarılamayacağının yetki kanununda belirtilmesi şartı konmuştur.Yetki kanunun
anayasada sayılan unsurlardan bir tanesini belirtmemesi bu kanunu anayasaya
aykırı kılar.Anayasaya aykırı olarak çıkarılmış bir yetki kanununa dayanan bir
KHK’nin de kendisi içerik yönünden anayasaya aykırı bir hüküm taşımasa dahi
Anayasaya aykırı sayılması gerekir.Aksi halde Anayasanın uygun gördüğü ölçünün
ötesinde bir yetki devri söz konusu olur.Anayasaya uygunluk denetiminin
içerisine öncelikle KHK’nin yetki yasasına uygunluğu girer.Yetki yasası olmazsa
KHK olmaz.Bu yetkinin dışına çıkılması KHK’yi anayasaya aykırı kılar.KHK yetki
yasasına ve içeriği yönünden de anayasaya aykırı olmasa dahi dayandığı yetki
yasası anayasaya aykırı ise bu nedenle iptali gerekir.1982 anayasası KHK çıkarma
“yetki”sini değişik 61 anayasasından daha ayrıntılı şekilde düzenlemiş,61
anayasasında öngörülmemiş bazı durumlara ait hükümler getirmiştir.Mesela
“Bak.Kur’unun istifası düşürülmesi veya yasama döneminin bitmesi belli süre için
verilmiş olan yetkinin sona ermesine sebep olmaz”.”Kanun hükmünde kararnamenin
TBMM tarafından süre bitiminden önce onaylanması sırasında yetkinin son bulduğu
veya süre bitimine kadar devam ettiği de belirtilir.”
3-Konu:
KHK’nin “konu”su genel çerçevesi itibariyle yetki kanununda
belirlenir.Yetki kanunu KHK’nin amacını kapsamını ve ilkelerini göstermek
zorunda olduğuna göre yetki somutlaştırılmış belli bir alanda tanınmış
olmaktadır.KHK’nin konusu yetki kanununda belirlenmiş alanın dışına
çıkamaz.Ayrıca anayasa 61 anayasasının ilgili hükmüne paralel olarak KHK ile
düzenlenemeyecek olan bazı konuları da belirtmiştir.Bu hükme göre “sıkıyönetim
ve olağanüstü halle saklı kalmak kaydıyla Anayasanın 2.kısmındaki 1. ve 2.
bölümlerinde yer alan temel haklar,kişi hakları ve ödevleri ile 4.bölümünde yer
alan siyasi haklar ve ödevler KHK ile düzenlenemez.Ayrıca AY’nın 163.maddesi
Bak.Kur’na KHK ile bütçede değişiklik yapma yetkisinin verilmesini de
yasaklamıştır.
4-Usül ve
Şekil:
Usül ve şekil unsuru bakımından KHK’ler Bak.Kur’nun diğer
kararnamelerinden farksızdır.Anayasa CB’nin görevleri arasında “kararnameleri
imzalamak” tan söz ettiğine göre KHK’lerin de CB tarafından imzalanması
gerekir.Tüzüklerin CB tarafından yayınlanacağına ilişkin hüküm bu görüşü
doğrulamaktadır.KHK’ler R.G.’ de yayınlandıkları gün yürürlüğe girerler.Ancak
kararnamede yürürlüğe giriş tarihi olarak daha sonraki bir gün de
gösterilebilir.82 anayasası değişik 61 anayasası gibi KHK’leri TBMM’nin
denetimine tabi tutmuştur.Anayasaya göre “kararnameler R.G’de yayınlandıkları
gün meclise sunulur.Yetki kanunları ve bunlara dayanan KHK’ler TBMM komisyonları
ve Genel Kurulunda öncelikle ve ivedilikle görüşülür.”Öncelik ve ivedilik
şartıyla KHK’lerin mümkün olan süratle TBMM’nin kesin kararına bağlanması
sağlanmak istenmiştir.Ancak anayasa KHK’lerin TBMM’de görüşülüp karara
bağlanması için belli bir süre tayin etmemiştir.Bak.Kur.’unun bir konuda birden
fazla KHK çıkarıp TBMM’ye sunması halinde TBMM bunları hangi sıra ile
görüşecektir?Anayasa ve içtüzükte düzenlenmemiş olan bu konuda 3 yöntem
düşünülebilir.TBMM istediğinden başlaması,ilk tarihliden başlanması,son
tarihliden başlanması.Uygulamada TBMM istediğinden başlaması görülür.
Bak.Kur.
TBMM’ye sunmuş olduğu KHK’yi meclis kararından önce yetki süresi içinde geri
alabilir veya değiştirebilir mi?61 anayasası döneminde de tartışmalı olan bu
konuya 82 anayasasını getirdiği bir yeniliği de göz önünde tutarak şu cevap
verilebilir.82 anayasasına göre yetki kanunun “süresi içinde birden fazla
kararname çıkarıp çıkarmayacağının da belirtilmiş olması gerekir.Eğer yetki
kanunu o konuda bir tek KHK çıkarılmasına yetki vermiş ise aynı konunun başka
bir KHK ile düzenlenmesi ihtimali yoktur.Yani değiştirmek de söz konusu
değildir.Hatta çıkarılmış olan KHK’nin geri alınması da mümkün olmaması
gerekir;çünkü geri alma işlemi yeni bir KHK çıkarılmasını gerektirecektir.Buna
karşılık şayet yetki kanunu birden fazla kararname yetkisi tanımış ise
Bak.Kur.’nun daha önceki KHK’yi değiştirebilmesi veya geri alabilmesi
gerekir.Ancak şüphesiz geri alma bir KHK’yi geçmişe şamil olarak yürürlükten
kaldırmaz.KHK geri alındığı tarihe kadar geçerliliğini sürdürür.Tartışılması
gereken bir sorun da TBMM’nin KHK’ler üzerinde denetimi sırasında yapacağı
işlemlerin hukuki niteliğidir.Anayasanın 91.maddesine göre TBMM bir KHK’yi
olduğu gibi kabul edebileceği gibi değiştirmesi veya tümüyle reddetmesi de
mümkündür.TBMM bu kabul red veya değiştirme işlemlerini bir kanun biçiminde mi
yoksa bir karar biçiminde mi yapacaktır.Anayasadaki ifade ilk bakışta bu
işlemlerin bir karar şeklinde olacağı izlenimini uyandırabilir.Oysa 87.madde
TBMM’nin yetkilerini sayarken para basılmasına genel veya özel af ilanına “karar
vermekten” söz ettiği halde bu işlemlerin hepsi kanun biçiminde
yapılmaktadır.Genel kanı,TBMM işleminin bir kanun şeklinde ortaya çıkması
gerektiği yolundadır.AY.mahk.’de bir kararında aynen kabul durumuna değinmemekle
beraber TBMM’nin red veya değiştirerek kabul biçiminde oluşturduğu metinlerin
birer kanun olduğu kuşkusuzdur” görüşüne varmıştır.TBMM’nin KHK üzerinde
işleminin bir kanun olacağı kabul edildiğine göre bu kanunun KHK’den ayrı bir
onay kanunu niteliğimi taşıyacağı yoksa KHK’yi kanun metni içinde
bütünleştirerek KHK maddelerini kanun maddeleri haline mi dönüştüreceği
tartışmalıdır.Kanımızca TBMM bir KHK’yi ister aynen ister değiştirerek kabul
etsin onay kanunun KHK’yi kanun haline dönüştürdüğünü kabul etmek gerekir.Aksi
halde aynı konunun iki ayrı tür işlemle düzenlenmesi gibi garip bir durum ortaya
çıkar.TBMM KHK’nin reddine karar verirse KHK bu kararın R.G’de yayınlandığı
tarihte yürürlükten kalkar.Değiştirilerek kabul edilen KHK’nin değiştirilmiş
hükümleri bu değişikliklerin R.G’de yayınlandığı gün yürürlüğe girer.Diğer bir
deyimle reddedilen veya değiştirilen KHK,red veya değişikliği içeren kanunun
yayınlanmasına kadar geçerliliğini korur.Dolayısıyla bu KHK hükümlerine
dayanılarak yapılmış uygulama işlemleri ve kazanılmış haklar da pek tabii olarak
saklı kalır.KHK’nin TBMM tarafından reddi halinde bu KHK ile kaldırılmış olan
kanun hükümlerinin kendiliğinden uygulanabilir hale gelip gelmeyeceği
tartışmalıdır.Prof. Duran’a göre KHK ile kaldırılan kanun hükümleri bir çeşit
infisahi şarta bağlı olarak yürürlükten kaldırılmış veya uygulanabilirlikleri
askıya alınmıştır.Meclisin reddi yani bozucu şartın gerçekleşmesi ile bu kanun
hükümlerinin kendiliğinden yürürlüğe girmesi icap eder.Bizce bunun mümkün
olmaması gerekir.Çünkü hukukun genel teorisinde kabul edildiği üzere,bir kanunu
ilga eden bir kanunun başka bir kanunla ilga edilmesi sonucunda ilk kanun tekrar
yürürlüğe girmez.
5-Denetim:
1961 ve 82 anayasalarına göre AY.mahk. KHK’lerin anayasaya şekil ve
esas bakımından uygunluğunu denetler.61 anayasası döneminde bazı
yazarlar,KHK’lerin gerek AY mahk.’si gerek Danıştay’ca denetlenebilmesini
savunmakla beraber 82 anayasası KHK’leri fonksiyonel bakımdan yasama işlemi
niteliğinde gördüğüne göre artık Danıştay’ın herhangi bir aşamada KHK’leri
denetlemesi söz konusu olamaz.KHK’nin kendi içeriğinin anayasaya aykırı olmaması
fakat yetki kanunun olması halinde bunun da bir anayasa sorunu oluşturacağını
dolayısıyla AY.mahk.’nin denetim yetkisine tabi olacağı açıktır.Çünkü aksi halde
anayasanın öngörmediği bir yetki devrine imkan verilmiş olacaktır.AY.mahk. 1992
yılından itibaren dayandıkları yetki kanunu iptal edilen KHK’lerin içerikleri
anayasaya aykırı olmasa dahi iptal edilmeleri gerektiği yönünde kararlı bir
içtihat oluşturmuştur.
III-Sıkıyönetim ve Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnameleri:
1982 anayasası 61 anayasasının aksine ancak sıkıyönetim halinde veya
olağanüstü hallerde çıkarılabilen ve olağan KHK’lerden önemli farklarla ayrılan
kendine özgü bir KHK türüne yer vermiştir.Bu KHK’ler olağan KHK’lerden şu
yönleriyle ayrılmaktadır:
1-Yetki:Olağan KHK’lerde yetki Bak.Kur.’unun olduğu halde sıkıyönetim ve
olağanüstü hal KHK’leri CB başkanlığında toplanan Bak.Kur. tarafından
çıkarılır.Dolayısıyla bu KHK’lerde CB’nin iradesi olağan KHK’lerdeki gibi
Bak.Kur. kararnamesine eklenen şekli bir olay değil işlemin asli bir
unsurudur.Yetki unsuru bakımından 2. önemli bir fark ise sıkıyönetim ve
olağanüstü hal kararnamelerinin bir yetki kanununa ihtiyaç göstermemesidir.Bu
anlamda sıkıyönetim ve olağanüstü hal KHK’leri yürütmenin 1982 anayasasına göre
sahip olduğu özerk veya asli düzenleme yetkisinin tipik bir örneğidir.
2-Konu:Sıkıyönetim ve olağanüstü hal KHK’leri olağan KHK’ler bakımından
Anayasada yer alan konu sınırlandırmalarına tabi değildir.Diğer bir deyimle
temel haklar kişi hakları ve siyasi haklar ve ödevler de bu tür KHK’lerle
düzenlenebilir.Konu bakımından sıkıyönetim ve olağanüstü hal KHK’lerinin tabi
olduğu sınır,bunları ancak sıkıyönetimin veya olağanüstü halin “gerekli kıldığı
konularda” çıkarılabilmesidir.
3-Denetim
Bakımından:Anayasaya göre (mad.148/1) “olağanüstü hallerde sıkıyönetim ve savaş
hallerinde çıkarılan KHK’lerin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı
iddiasıyla AY.mahk.’sine dava açılamaz.Yargısal denetim yokluğu Anayasanın
15.maddesi ile sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde bile vatandaşlara tanımış olan
“mahfuz alan” ı fiilen etkisiz kılabilir.Sıkıyönetim ve olağanüstü hal
KHK’lerinin anayasaya uygunluğunun denetlenememesi bu güvencenin etkinliğini
azaltmakta ve KHK’ler yolu ile sözü geçen mahfuz alanın da ihlal edilebilmesi
tehlikesini ortaya çıkarmaktadır.
AY.mahk.’si bir düzenleyici işlemin gerçekten de anayasanın öngördüğü anlamda
bir olağanüstü hal KHK’si olabilmesi için şu üç şartın varlığını gerekli
saymıştır:
·Olağanüstü hal yer bakımından sınırlıdır.Olağanüstü hal ülkenin
tümü için değil yalnız bir bölgesi için ilan edildiği takdirde “KHK ile
getirilen önlemlerin sadece olağanüstü hal ilan edilen bölge için geçerli
olması,bölge dışına taşırılmaması gerekir.Ülkenin bir bölgesi için ilan edilen
olağanüstü hal nedeniyle olağanüstü hal ilan edilmeyen yerlerde olağanüstü hal
KHK’lerine geçerlilik tanınmaz.
·Olağanüstü hal süre bakımından da sınırlıdır.”Olağanüstü hal ile
sıkıyönetim yasası,olağanüstü halin veya sıkıyönetimin ilan edildiği bölge veya
bölgelerde,bu halin devam ettiği sürece uygulanırlar.Bu hallerin kaldırılmasına
karar verildiğinde bu yasaların o bölge veya bölgelerde uygulamaları da sona
erer.
·Bu noktayla bağlantılı olarak olağanüstü hal KHK’leri ile
kanunlarda değişiklik yapılamaz.”Olağanüstü hal KHK’leri ile getirilen
kuralların olağanüstü hal bölgeleri dışında veya bu halin sona ermesinden sonra
da uygulamaların devamı isteniyorsa bu konudaki düzenlemeler yasa ile
yapılır.Ayrıca olağanüstü hal kanununda düzenlenecek konular anayasada açıkça
belirtilmiştir.Bu nedenle olağanüstü hal kanununda yapılacak bir değişikliğin
kanunla yapılması zorunludur.Çünkü olağanüstü hal kanunun anayasal uygunluk
denetimine tabidir.
AY
mahk.’sine göre yukarıdaki şartlara uygun olmayan bir olağanüstü hal KHK’si
olağan bir KHK sayılabilir.Ancak bu durumda içerik yönünden anayasaya uygunluk
denetimine tabi olacağı gibi , yetki kanununa dayanmaması bir iptal sebebi
oluşturur.Sıkıyönetim ve olağanüstü hal KHK’leri üzerinde tek denetim TBMM’nin
denetimidir.Anayasamızın 121 ve 122.maddelerine göre bu kararnameler,R.G.’de
yayınlanır ve aynı gün TBMM onayına sunulur;bunların meclisçe onaylanmasına
ilişkin süre ve usül içtüzükte belirlenir.Bundan amacın sıkıyönetim ve
olağanüstü hal KHK’lerinin mümkün olan en kısa süre içinde ve herhalde olağan
KHK’lerden daha seri bir usülle TBMM tarafından görüşülüp karara bağlanması
olduğu açıktır.
IV-Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi:
1982
anayasası 1961 anayasasında mevcut olmayan yeni bir düzenleyici işlem türü
olarak CB kararnamesini de ihdas etmiştir.Anayasanın 107.maddesine göre “CB
genel sekreterliğinin kuruluşu,teşkilat ve çalışma esasları,personel atama
işlemleri CB kararnamesi ile düzenlenir.”Bu kararnameler de sıkıyönetim ve
olağanüstü hal KHK’leri gibi kanundan değil doğrudan doğruya anayasadan
kaynaklanan diğer bir deyimle yürütmenin asli düzenleme yetkisine dayanan
işlemlerdir.
CB
kararnamesi istisnai bir işlem türü olması itibariyle ancak AY2nin
107.maddesinde belirtilen konularda yani CB Genel Sekreterliğinin kuruluş
teşkilat ve çalışma esasları ile personel atama işlemlerinin düzenlenmesi
konularında çıkarılabilir.Bunun dışındaki bir konu CB kararnamesi ile
düzenlenemez.Maddenin amacının CB’nin makamını güçlendirmek olduğu açıktır.CB
kararnamesinin CB tarafından imzalanması gereken normal Bak.Kur.
kararnamelerinden ayrı olarak özel bir madde ile düzenlenmiş olması bunun CB’nin
tek başına yani karşı-imzalar olmadan yapacağı işlemlerden olduğunu
göstermektedir.Bu sebeple CB kararnameleri de CB’nin tek başına yapacağı
işlemler gibi idari yargının dışında bırakılmıştır.
V-Tüzükler
82
anayasasının 115.,61 anayasasının ise 107.maddesine göre hukukumuzda tüzük
yapmaya yetkili tek organ Bak.Kur.’dur.Tüzükler CB tarafından imzalanarak
yayınlanır.Bak.Kur’unun bir tüzük çıkarabilmesi tüzüğün ilişkin bulduğu kanunda
bu konuda açıkça yetkilendirici bir hüküm bulunmasına bağlı değildir.Ancak kanun
bir tüzük yapılmasını öngörmüşse o konuda idarenin başka tür bir düzenleyici
işlem mesela bir yönetmelik yapamaması gerekir.Daha doğrusu o konuyu ilk olarak
tüzükle düzenlemeden önce başka bir düzenleyici işlemle düzenleyemez.Anayasamıza
göre tüzüklerin konusu “kanunun uygulanmasını göstermek” veya “kanunun emrettiği
işler”i belirtmektir.
Usül ve
şekil unsuru bakımından tüzükleri idarenin diğer düzenleyici işlemlerinden
ayırteden temel özellik bunların Danıştay’ın incelemesinden geçirilme
şartıdır.Bu incelemeden geçmemiş bir tüzük yok sayılır.Doktrinde bu incelemenin
istişari nitelikte olduğu kabul edilir.Çünkü Danıştay görüşünün bağlayıcılığı
kabul edildiği takdirde Danıştay incelemesi bir şekil şartı olmaktan çıkar bir
yetki ortaklığına dönüşür.Oysa anayasa tüzük yapma yetkisini Bak.Kur.’a
vermiştir.Buna karşılık Bak.Kur. Danıştay incelemesinden sonra ya kendi ilk
tasarısını veya Danıştay’ın değiştirisini kabul etmek zorundadır.Bunların her
ikisini bir yana bırakarak yeni bir metni tüzük olarak yayınlayamaz.Zira bu
takdirde tüzük Danıştay’ın incelemesinden geçirilmeden çıkarılmış olur.Denetim
konusuna gelince tüzüklerin birer idari işlem olarak idari yargı denetimine tabi
bulundukları şüphesizdir.
VI-Yönetmelikler
82
anayasasının 124.maddesine göre “Başbakanlık bakanlıklar ve kamu tüzel kişileri
kendi görev alanlarını ilgilendiren kanunların ve tüzüklerin uygulanmasını
sağlamak ve bunlara aykırı olmamak şartıyla yönetmelikler çıkarabilir.Hangi
yönetmeliklerin R.G.’de yayınlanacağı kanunda belirtilir.1961 anayasasında söz
edilmemiş olan başbakanlık da 82 anayasasında yönetmelik çıkarmaya yetkili
makamlar arasında sayılmıştır.1924 anayasası yönetmeliklerden hiç söz etmemiş
olduğu halde 1322 sayılı kanun yönetmeliklerin bir veya birkaç bakanlık yahut
Bak.Kur.’u tarafından yapılabileceğini belirtmişti.
Yönetmeliğin konusu kanunların ve tüzüklerin uygulanmasının sağlanmasıdır.
Yönetmelikler bunlara aykırı hükümler içeremez.Yönetmeliklerin düzenlenişi
bakımından 1961 ve 1982 anayasalarının arasındaki bir fark da 1961 anayasasından
yönetmeliklerin R.G.’de yayınlanacağı belirtilmiş olmasına karşılık,1982
anayasasında hangi yönetmeliklerin R.G.’de yayınlanacağının kanunda
belirtileceğinden bahsedilmiş olmasıdır.Bunun amacı gereksiz israfı
önlemektir.Yönetmeliklerin de bir idari işlem olarak idari yargı kapsamına
girdiği kuşkusuzdur.
TBMM’nin Kuruluşu ve Milletvekillerinin Seçimi
I-TBMM’nin
kuruluşu:
Tarihsel
kökeni bakımından iki meclis sistemi,demokratik gelişmenin bir aşaması olarak
değil ,tam tersine, bu gelişmeyi yavaşlatacak veya onun etkisini azaltacak bir
durum olarak ortaya çıkmıştır.Halkın bir kesimini temsil eden birinci
meclislerin yanında aristokrasiyi temsil eden 2. meclisler var olmuştur.Böylece
halk oyundan çıkan 1.meclislerin yetkilerinin aristokratik 2.meclisler
tarafından sınırlandırılmasına çalışılmıştır.Federal devletlerde 2 meclis
sistemi federal yapının vazgeçilmez bir unsurudur.Çünkü bu sistemlerde
meclislerden biri nüfus esasına göre halkı diğeri ise üye devletleri ya da
“federe” devletleri temsil eder.Bu sistem federe devletlerin federal devlet
iradesinin oluşumuna devlet olarak katılımlarını sağlar.
Tek devletler
arasında da 2 meclis sistemini kabul etmiş olanlar vardır.İki meclis sisteminin
taraftarları bu sayede kanunların aceleye gelmeyeceğini daha iyi ve dikkatli
görüşüleceğini meclislerden birinin yapacağı hataların diğeri tarafından
düzeltilebileceğini anayasa üstünlüğünün ve hukuk devleti ilkesinin daha iyi
gerçekleşebileceğini savunmaktadır. Tecrübeler anayasa üstünlüğünün ve hukuk
devletinin gerçekleştirilmesi bakımından siyasal organlardan çok yargı
organlarına güvenilmesi gerektiğini göstermektedir.Her iki meclis aynı seçim
sürecinden çıktığına göre bunların siyasal bileşimlerinin aynı veya benzer
olması yani her iki mecliste de aynı siyasal parti veya partilerin çoğunlukta
bulunmaları doğaldır.Böyle olunca meclislerden birinin düştüğü bir yanılgının
diğer meclis tarafından düzeltilmesi olanağı pek büyük değildir.
Ancak 1961
anayasasına göre millet meclisinin tümüyle halk oyundan çıkmasına karşılık
Cumhuriyet senatosunda halkça seçilen üyelerin yanı sıra seçilmeyen üyelere de
yer verilmiştir.CS’nin 150 üyesi halk tarafından seçilmekte idi.Genel oyla
seçilmeyen üyeler de 2 kategoriye ayrılıyordu.Bunlardan biri günlük dilde
“kontenjan senatörü” adıyla anılan CB tarafından seçilen 15 üyeydi.bu hükmün
amacı normal kanallardan parlamentoya girmesi pek muhtemel olmayan bazı seçkin
ihtisas sahiplerinin bilgi ve tecrübelerinden parlamento çalışmalarında
yararlanılmasını sağlamaktı.2. kategori ise “tabii üyelerdi”Hukuk dilinde tabi
üyelik başka bir sıfatın sonucu olarak otomatik olarak kazanılan üyeliği ifade
eder.CS’de iki çeşit tabi üyelik vardı.Bunlar eski CB’ler ve Milli Birlik
Komitesi başkanı ve üyeleri idi.Tabi üyeler CS’nin diğer üyelerinin tabi
oldukları hükümlere tabiiydiler.Ancak tabi üyelerin görev süreleri diğer
üyelerinki gibi sınırlandırılmış değildi.
1961
anayasası parlamentonun yetkilerini iki meclis arasında bölüştürürken bu
meclislerin tamamen eşit yetkilere sahip olmaları yolunu seçmemiştir.Tersine bu
sistemde ağırlık açıkça Millet Meclisinde idi.
TBMM 5 yıllık
seçim dönemi dolmadan istediği anda seçimlerin yenilenmesine karar verebilmesine
karşılık seçimlerin geri bırakılması çok istisnai bir durumdur.Anayasa bunu
savaş durumu ile sınırlı tutmuştur; geri bırakma sebebi ortadan kalkmadıkça
erteleme kararındaki usüle göre bu işlem tekrarlanabilir.Ara seçim esasları da
iki anayasada farklı düzenlenmiştir.TBMM üyelerinde boşalma olması halinde ara
seçime gidilir.Ara seçim her seçim döneminde bir defa yapılır ve genel seçimden
30 ay geçmedikçe ara seçime gidilemez.Ancak boşalan üyeliklerin sayısı üye
tamsayısının %5’ini bulduğu hallerde ara seçimlerin 3 ay içinde yapılmasına
karar verilebilir.Genel seçimlere bir yıl kala ara seçim yapılamaz.
II-Milletvekillerinin Seçimi:
1-Seçim
Sistemi:Geniş anlamda seçim sistemi deyimi seçimlerle ilgili bütün unsurları
mesela seçme ve seçilme yeterliliğini adaylığa ilişkin kuralları oy verme
usüllerini seçimlerin yönetim ve denetimini kapsar.Dar anlamda seçim sistemi ise
seçmenlerce verilen oyların parlamento sandalyelerine dönüştürülmesinde
uygulanan kurallar anlamına gelir.
Kurucu
meclisçe kabul edilen Milletvekili seçim kanunu nisbi temsilin D’Hondt yöntemini
benimsemiş olmakla beraber buna iki türlü baraj hükmü eklenmiştir.1.’si gene
baraj adıyla anılmaktadır.Buna göre genel seçimlerde ülke genelinde ara
seçimlerde seçim yapılan çevrelerin tümünde geçerli oyların %10’unun aşamayan
partiler milletvekili çıkaramazlar.2.’si ise seçim çevresi barajıdır.Bu hükme
göre bir seçim çevresinde kullanılan geçerli oylar toplamının o çevrede çıkacak
milletvekili sayısına bölünmesiyle elde edilecek sayıdan daha az oy alan siyasi
partilerle ve bağımsız adaylara milletvekilliği tahsis edilemez.
2-Milletvekili seçilme yeterliliği:Milletvekili seçilme yeterliliği AY’nın
76.maddesinde düzenlenmiştir.Bu madde ile 61 anayasasının vekil seçilme
yeterliliğini düzenleyen 68.maddesi arasında bazı önemli farklar göze
çarpmaktadır.Bir defa 61 anayasası seçilebilmek için Türkçe okuyup yazmayı
yeterli gördüğü halde 82 anayasası en az ilkokul mezunu olmayı şart
koşmuştur.Ayrıca vekil seçilme yeterliliğini ortadan kaldıran suçlara yenileri
eklenmiştir.Üstelik ilgili kişinin affa uğramış olması halinde dahi seçilme
yeterliliğini geri verilmemesi olarak düzenlemiştir.
3-Seçim
çevreleri:
4121 sayılı
kanun seçim çevresi olarak esas itibari ile illeri kabul etmekle birlikte
çıkaracağı milletvekili sayısı 19’dan 35’e kadar olan illerin 2;36 veya daha
fazla olan illerin 3 seçim çevresine bölüneceğini belirtmiştir.Çıkaracağı vekil
sayısı 18’e kadar olan iller bir seçim çevresi sayılır.Milletvekili seçim kanunu
seçim çevrelerini ve her seçim çevresinin çıkaracağı vekil sayısını saptama
görevini Yüksek Seçim Kuruluna vermiştir.
Seçim çevresi
ne kadar büyükse yani ne kadar fazla vekil çıkarıyorsa seçim çevresi barajı o
kadar küçüleceğinden küçük partilerin barajı aşma şansları artar; dolayısıyla
seçimler daha orantılı sonuçlar verir.Seçim çevrelerinin belirlenmesine ilişkin
kurallar arasında her ile nüfusuna bakılmaksızın önce birer vekil tahsis
edilmesini ve nüfus esasının ancak geri kalan vekillikler için uygulanmasını
ilkesi de az nüfuslu kırsal illeri çok nüfuslu şehirleşmiş iller aleyhine
yararlandıracak niteliktedir.
4-Seçimin
Başlangıcı:
TBMM
seçimleri normal olarak 5 yılda bir yapılır.Her seçim döneminin son toplantı
yılının 3 temmuz günü seçimlerin başlangıç tarihidir ve ekim ayının 2. Pazar
günü oy verilir.Seçim dönemi bitmeden önce seçimin yenilenmesine TBMM veya CB
tarafından karar verilmesi halinde durum Bak.Kur. tarafından 48 saat içinde ilan
olunur.Yenileme kararı TBMM tarafından verilmiş ise Meclis seçimin yapılacağı
tarihi de belirler; CB tarafından verilmesi halinde ise kararın verildiği
tarihten itibaren 90. günü müteakip Pazar günü seçimler yapılır.
Seçim
propagandası oy verme gününden önceki 10.günün sabahında başlar ve oy verme
gününden önceki günün saat 1800’ında sona erer.Kanun bu süre içinde açık ve
kapalı yerlerde ve radyo ve TV’de yapılacak propagandanın ilkelerini
belirler.Ayrıca seçim propagandasının başlangıç tarihinden oy verme gününü takip
eden güne kadar olan süre içinde seçim eşitliğini korumaya yönelik birtakım
yasaklar da uygulanır.
5-Adaylık:
3270 sayılı
kanun aday tespiti yönteminin seçilmesini partilerin kendi tüzüklerine
bırakmakta ancak parti tüzükleri bütün parti üyelerinin katılacakları bir
önseçim yöntemini benimsemedikleri takdirde bu ön-seçimlerin kanunda yer alan
hükümlere göre cereyan edeceğini belirtmektedir.
6-Milletvekillerinin Tahsisi:Bir seçim çevresinde siyasi partilerin ve bağımsız
adayların elde edecekleri milletvekili sayısı yukarıda değinilen kontenjan
adaylığı saklı kalmak kaydıyla d’Hondt sistemine göre hesaplanmaktadır.
7-Gümrük
kapılarında kullanılan oyların değerlendirilmesi:Yabancı ülkelerde yaşayan Türk
vatandaşlarına milletvekilleri genel seçimi yapılacağı günün 75 gün öncesinden
başlamak üzere seçim günü akşam 1700’a kadar yurda giriş ve çıkışlarında gümrük
kapılarında kurulacak oy sandıklarında oy kullanma hakkını tanımıştır.
TBMM Üyelerinin Hukuki Statüsü
I-Milletin
Temsili:AY 80 maddeye göre TBMM üyeleri seçildikleri bölgeyi veya kendilerini
seçenleri değil bütün milleti temsil eder.Bununla milletvekillerinin kendilerini
seçenlerin istek ve direktifleriyle bağlı birer delege değil kendi serbest
iradeleriyle tüm milletin menfaatinin neyi gerektirdiğini takdir edebilecek
bağımsız birer temsilci olmaları gerektiğini ifade edilmiştir.İlkenin hukuki
anlamı milletvekillerinin yasama dönemi sırasında seçmenleri tarafında
azledilmesinin mümkün olmaması ve seçmenlerin milletvekillerine hukuken
bağlayıcı direktifler verememeleridir.
II-Milletvekili andı:AY 81.mad. milletvekillerinin göreve başlarken içeceği andı
öngörmüştür.Daha önceki anayasalarımızda da var olan milletvekili andının hukuki
bir bağlayıcılıktan çok manevi bir bağlayıcılık ifade ettiği kuşkusuzdur.
III-TBMM
üyeliği ile bağdaşmayan işler:
AY.
87.maddesi milletvekilliği ile bağdaşmayan işleri öngörmüştür.”Yasama
uyumsuzluğu” (teşrii imtizaçsızlık) adı da verilen bu müessesenin temsili
rejimin tarihsel gelişiminden kaynaklanan amacı, milletvekillerinin herhangi bir
yürütme görevi kabul etmelerini önlemek suretiyle onların yürütme organı
karşısında tan bir bağımsızlığa sahip olabilmelerini sağlamaktır.1982 anayasası
yasama uyumsuzluğunun kapsamını genişletmiştir.82.maddesinin son fıkrası TBMM
üyeliği ile bağdaşmayan diğer görev ve işlerin kanunla düzenleneceğini
belirtmiştir.
IV-Yasama
Sorumsuzluğu:
Yasama
meclisleri üyelerine yasama görevlerini gereği gibi yerine getirmeyi sağlamak
amacıyla bazı bağışıklık ve dokunulmazlıklar tanımıştır.Yasama meclisi üyelerini
bu şekilde diğer vatandaşlardan farklı bir statüye tabi tutmanın amacı şüphesiz
onları imtiyazlı ve hukukun üstünde bir grup haline getirmek değildir.Bu
bağışıklıklarla sadece kamu yararının daha iyi gerçekleşmesi
amaçlanmıştır.Yasama sorumsuzluğunun amacı vekillerin meclisteki söz hürriyetini
korumaktır.Sorumsuzluğun söz konusu olabilmesi için söz konusu eylemin meclis
çalışmaları sırasında işlenmiş olması ve oy,söz veya düşünce açıklaması yoluyla
işlenmiş olması gerekir.Meclis çalışmaları deyimi sadece meclisin genel kurul
toplantıları değil komisyon toplantılarını ve siyasi partilerin grup
toplantılarını da kapsar.Suç teşkil eden eylemin sorumsuzluk kapsamına
girebilmesi için gerekli ikinci şart bu eylemin oy,söz veya düşünce açıklaması
yoluyla işlenmiş olmasıdır.Suç teşkil eden eylem,oy,söz veya düşünce açıklaması
yoluyla işlenmemişse meclis çalışmaları sırasında işlenmiş dahi olsa sorumsuzluk
söz konusu değildir.
Bu sınırlar
içinde sorumsuzluk yasama meclisi üyeleri için tam bir koruma sağlar.Nitekim
sorumsuzluğa mutlak muaflık da denmektedir.Sorumsuzluğun mutlaklığı 3 noktada
kendini gösterir.
-Sorumsuzluk
cezai takibata karşı mutlak olarak korur.
-Sorumsuzluğun meclisçe kaldırılabilmesi mümkün değildir.
-Sorumsuzluk
sürekli niteliktedir.
V-Yasama
Dokunulmazlığı:Yasama sorumsuzluğunun milletvekilinin meclis çalışmalarındaki
söz ve düşünce hürriyetini korumasına karşılık yasama dokunulmazlığı
milletvekilini keyfi veya asılsız ceza kovuşturmalarından ve tutuklamalardan
korur.Diğer bir deyimle yasama dokunulmazlığının amacı milletvekillerinin
yürütme organınca tahrik edilebilecek keyfi ceza kovuşturmalarıyla geçici bir
süre için dahi olsa görevlerinden uzaklaştırılmalarını önlemektir.Yasama
sorumsuzluğundan farklı olarak dokunulmazlık nisbi ve geçici nitelikte bir
ayrıcalıktır.Nispidir çünkü TBMM tarafından kaldırılabilir.Dokunulmazlığı
kaldırılan bir üye tekrar seçilmiş ise dokunulmazlığı da geri gelir.Bu durumda
ilgili üye hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılabilmesi Meclisin
dokunulmazlığı tekrar kaldırmasına bağlıdır.Dokunulmazlığın kaldırılması için
izlenecek usül halen TBMM’de uygulanan Millet Meclisi İçtüzüğü ile
düzenlenmiştir.Yasama sorumsuzluğu ve yasama dokunulmazlığından TBMM üyeleri
dışında milletvekili olmayan bakanlar ve CB konseyi üyeleri de yararlanırlar.
VI-Üyeliğin
düşmesi:AY.’nin TBMM üyeliğinin düşmesine ilişkin 84.maddesi 95 tarihli anayasa
değişikliği ile büyük ölçüde değiştirilmiştir.Bu maddedeki değişikliklerden
önemli bir tanesi partisinden istifa ederek başka bir partiye giren veya
Bak.Kur.’da görev alan milletvekillerinin vekilliklerinin düşmesine dair hükmün
kaldırılmış olmasıdır.2. bir önemli ve olumlu değişiklik temelli kapatılan bir
siyasi partiye mensup vekillerin durumuyla ilgilidir. 84.maddenin ilk şekline
göre temelli olarak kapatılan siyasi partinin kapatılmasına ilişkin davanın
açıldığı tarihte parti üyesi olan tüm milletvekillerinin üyeliği kapatma
kararının tebliği ile sona eriyordu.Yeni metinde ise vekilliğin düşmesi partinin
kapatılmasına beyan ve eylemleri ile yol açan vekiller için
öngörülmüştür.Vekilliğin kesin hüküm giyme veya kısıtlanma halinde Genel Kurul
kararına hacet olmaksızın kendiliğinden düşmesi de başka bir isabetli
değişikliktir.
VII-Dokunulmazlığın kaldırılması ve üyeliğin düşmesi kararlarının denetlenmesi:
AY.
85.maddesine göre yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına veya vekilliğin
düşmesine 84.maddenin 1.-3. ve 4.fıkralarına göre karar verilmiş olması halinde
meclis genel kurulu kararının alındığı tarihten başlayarak 7 gün içerisinde
ilgili vekil veya bir diğer milletvekili kararın anayasaya kanuna veya içtüzüğe
aykırılığı iddiası ile iptali için AY Mahk.’sine başvurabilir.Bu durumda Ay.Mahk.
incelemesi isnad edilen suçun gerçekten işlenip işlenmediğini değil isnadın
ciddi olup olmadığını kapsayacaktır.Ancak şüphesiz ki isnadın ciddiliği hakkında
bir yargıya varılabilmesi ileri sürülen deliller hakkında bir incelemeyi
özellikle bunların delil değerini haiz olup olmadıklarının araştırılmasını
gerektirir.
VIII-TBMM
üyelerinin mali statüleri:
Yasama
meclislerinin üyelerinin bir yandan görevlerinin gerektirdiği bir hayat düzeyi
sürdürmelerine imkan verecek bir ödenek almalarını bir yandan da kanun koyucu
sıfatından yararlanarak bu ödenekleri aşırı derecede yükseltmemelerini sağlamak
amacıyla anayasalarda üyelerin mali statülerinin düzenlendiği görülür.1982
AY.’sı 86.maddesinde bu düzenlemeler görülür.
TBMM Görev ve Yetkileri
Hükümet
sistemi ne olursa olsun bütün temsili rejimlerde parlamentoların kanun yapma
hükümeti denetleme ve devlet bütçesini kabul etme gibi 3 temel fonksiyonu
vardır.Parlamenter bir rejim kuran T.C. Anayasası TBMM’ye parlamentoların bu 3
klasik yetkisini vermiştir.Bunların dışında da anayasamızın TBMM’ye verdiği
yetkiler vardır.Bu yetkiler AY. Mad.87’de düzenlenmiştir.
1-Kanun
Yapma:
Anayasaya
göre kanun teklif etmeye Bak.Kur. ve milletvekilleri yetkilidir.Bakanlar kurulu
tarafından yapılan öneriye kanun tasarısı milletvekilleri tarafından yapılan
öneriye ise kanun teklifi adı verilir.Kanun teklif ve tasarılarının TBMM’de
görüşülme usül ve esasları içtüzükle düzenlenmiştir.Hükümetçe hazırlanmış kanun
tasarıları bütün bakanlarca imzalanmış olarak ve gerekçesi ile birlikte Meclis
Başkanlığına sunulur.Gerekçede tasarının tümü ve maddeleri hakkında bilgiler
kaldırılması veya eklenmesi istenen hükümlerin neler olduğu ve neden
kaldırılması değiştirilmesi veya eklenmesi gerekli olduğu açıkça gösterilmesi
lazımdır.Başkan gelen tasarıları doğrudan doğruya ilgili komisyona havale
eder.Kanun teklifleri de gerekçesi ile birlikte başkanlığa verilir ve
başkanlıkça ilgili komisyona havale edilir.Komisyonlar şartlarına uymayan kanun
tekliflerini sahiplerine tamamlatmaya yetkilidir.TBMM tarafından reddedilmiş
olan kanun teklif ve tasarıları red tarihinden itibaren bir tam yıl geçmedikçe
tekrar teklif edilemezler.Bir yasama döneminde sonuçlandırılamamış olan kanun
tasarı ve teklifleri hükümsüz sayılır;buna “kadük olma” denilmektedir.Ancak
hükümet veya milletvekilleri bu tasarı veya teklifleri yineleyebilirler.Kanun
tasarı ve tekliflerinin görüşülmesinde önce tasarı veya teklifin tümü hakkında
söz verilir.Anayasa değişiklikleri hariç kanunun tümünün veya maddelerinin
oylanması 15 üye tarafından açık oy istenmişse işaretle olur.Kanunlarda veya
içtüzükte aksi yoksa kanun tasarısı veya teklifinde bir maddenin reddi komisyona
iadesi değiştirilmesi veya metne madde eklenmesi hakkında milletvekilleri esas
komisyon veya hükümet değişiklik önergeleri verebilir.Daha sonraki değişiklik
önergeleri işaret oyu ile ayrı ayrı oylanır.Esas komisyon veya hükümet tasarı
veya teklifin tümünün belli bir veya birkaç maddesinin komisyona geri
verilmesini bir defaya mahsusu olmak üzere isteyebilir.Bu istem görüşülmeksizin
yerine getirilir.TBBM tarafında kabul edilen kanunların yayınlanması görevi
CB’ye aittir.Yayınlanmasını uygun bulmadığı kanunları bir daha görüşülmek üzere
bu hususta gösterdiği gerekçe ile birlikte aynı süre içinde TBMM’ye geri
gönderir.Bütçe kanunları bu hükme tabi değildir.TBMM geri gönderilen kanunu
aynen kabul ederse kanun CB tarafından yayınlanır;meclis geri gönderilen kanunda
bir değişiklik yaparsa CB’nin tekrar geri gönderme yetkisi vardır.Anayasa
değişikliklerine ilişkin hükümler saklıdır.CB’nin kanunları geri gönderme
yetkisine günlük konuşma dilinde “veto yetkisi” adı verilmesi yanıltıcı
niteliktedir.Çünkü veto önlemek ya da güçleştirmek anlamını içerir.Meclis geri
gönderilen kanununu aynen kabul ederse CB bu kanunun yayınlamaya mecburdur.Bu
niteliğiyle kanunların geri gönderilmesi CB’ye tanınmış bir uyarı yetkisinden
ibarettir.CB’nin geri gönderme gerekçesi hukuka uygunluk veya yerindelik
unsurlarından birini veya her ikisini de kapsayabilir.Bütçe kanunları süreli
nitelikleri dolayısıyla geri gönderme yetkisi dışında tutulmuştur.Buna karşılık
CB 61 anayasası döneminde geri gönderemediği anayasa değişikliklerine ilişkin
hükümleri de geri gönderebilmektedir.82 anayasasının 61 anayasasından bir farkı
da meclis geri gönderilen bir kanunda yeni bir değişiklik yaptığı takdirde CB
değiştirilen kanunu tekrar meclise geri gönderebileceğinin tasrih edilmiş
olmasıdır.
TBMM’nin bir
kanun yapmak suretiyle kullandığı diğer iki yetki genel ve özel af ilanına ve
kesinleşen ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar vermektir.Affın genel
veya özel oluşu onun kapsamına giren kişilerin sayısıyla değil affın hukuki
sonuçlarıyla ilgilidir.Genel af ceza ile birlikte suçu ve dolayısıyla ceza
mahkumiyetinin bütün sonuçlarını ortadan kaldırır.buna göre genel af bir tek
kişi için ilan edilebileceği gibi özel af birden çok kişiler için ilan
edilebilir.
Anayasanın
87.maddesinde sayılan yetkilerden savaş ilanı ve silahlı kuvvet kullanılmasına
izin verilmesi yetkilerinin mahiyetleri gereği olarak bir TBMM kararıyla
kullanılması gerekir.Bu AY. Mad.92’de düzenlenmiştir.Maddenin 61 anayasası
66.maddesinden farkı sayılan durumlarda CB’ye de silahlı kuvvet kullanılmasına
izin verme yetkisini tanımış olmasıdır.
II-Hükümetin
Denetlenmesi:
Parlamentonun
hükümet üzerindeki denetiminin gerçekleştirilmesini sağlayan hukuki araçlara
denetim yolları ya da denetim araçları denir.Bunlar:
1-Soru:
Anayasaya
göre soru Bak.Kur.adına sözlü veya yazılı olarak cevaplandırılmak üzere başbakan
veya bakanlardan bilgi istemektir.Soru istenilen cevabın niteliğine göre sözlü
soru veya yazılı soru olarak ikiye ayrılır.Cevap ister yazılı ister sözlü olarak
istenilsin soru her halde yazılı olarak bir önerge ile sorulur.Sözlü sorular
başkanlık yazısının başbakanlığa veya ilgili bakanlığa sevk tarihinden itibaren
5 gün sonra gündeme alınır.Hükümet yazılı sorunun cevabını gereken bilgilerin
derlenebilmesi için en çok 1 ay geciktirebilir.Sözlü soruya hükümet adına
verilecek cevabın süresi 5 dakikayı geçemez.Bu cevap üzerine soru sahibi
yerinden konu ile ilgili çok kısa bir ek açıklama isteyebilir.İkinci cevap
süresi de 5 dakikayı aşamaz.3 birleşim içinde cevaplandırılmayan sorular yazılı
soruya çevrilir.Görülüyor ki sözlü soru etkinliği sınırlı olan bir denetim
yoludur.Çünkü bunda ancak ilgili bakan ve soru sahibi milletvekili
konuşabilmekte diğer meclis üyeleri tartışmalara katılamamaktadır.Yazılı soruda
ise başbakanlığa veya ilgili bakanlığa gönderildikleri tarihten itibaren en geç
15 gün içinde cevaplandırılır.Başkan bu süre içinde de cevaplandırılmayan yazılı
sorular için başbakanın veya ilgili bakanın dikkatini çeker.
2-Genel
Görüşme:
Anayasaya
göre genel görüşme “toplumu ve devlet faaliyetlerini ilgilendiren belli bir
konunun TBMM genel kurulunda görüşülmesidir.”Genel görüşme açılması
hükümet,siyasi parti grupları veya en az 20 milletvekili tarafından bir önerge
ile istenebilir.Genel görüşme açılıp açılmamasında Meclis genel kurulu karar
verir.Genel kurul, görüşme açılıp açılmamasına işaretle oylama suretiyle karar
verir.Genel görüşmenin başlayacağı gün görüşme açılmasına karar verilmesinden
itibaren 48 saatten önce ve 7 tam günden sonra olamaz.Genel görüşme önergesinin
gündeme alınması kabul edildiği takdirde bu görüşmelere önerge sahibi
milletvekilleri dışındaki vekiller de katılabilir.Bu yönden genel görüşme sadece
soru sahibi milletvekili ile ilgili bakan arasındaki bir diyalog niteliği
taşıyan sorudan daha etkin bir denetim aracıdır.Ancak gene görüşmenin sonunda
bir oylama yapılamaz ve bir karar alınamaz.Genel görüşme etkinlik derecesi
açısından soru ile gensoru arasında yer alan bir denetim yoldur.!924
anayasasında ve meclis içtüzüğünde bulunmayan genel görüşme 61 anayasası
döneminde kabul edilmiş ve 82 anayasasında da korunmuştur.
3-Meclis
Araştırması:
Anayasanın
tanımına göre meclis araştırması belli bir konuda bilgi edinilmek için yapılan
incelemeden ibarettir.Meclis araştırması açılmasında genel görüşme açılmasındaki
hükümler uygulanır.Bu konudaki görüşmelere hükümet siyasi parti grupları ve
istemde bulunan milletvekillerinden birinci imza sahibi veya onun göstereceği
bir diğer imza sahibi katılabilir.Komisyon gerekli gördüğü kamu kurumlarından ve
uygun bulacağı uzmanların bilgilerine başvurabilir Devlet sırları ile ticari
sırlar meclis araştırması kapsamı dışındadır.Meclis araştırması komisyonu
inceleme faaliyetlerini bitirdiğinde meclise bir rapor sunar.Bu rapor hakkında
genel kurulda genel görüşme açılır.Ancak görüşme sonunda herhangi bir karar
alınması veya hükümetin sorumlu bulunması mümkün değildir.Araştırma,hükümetin
siyasetinin kusurlarını ortaya koymuşsa bu bulgulara dayanılarak bir gensoru
önergesi verilmek suretiyle hükümetin siyasal sorumluluğunu
gerçekleştirebilir.Yoksa meclis araştırması doğrudan doğruya hükümetin siyasal
sorumluluğuna yol açacak bir denetim aracı değildir.
4-Meclis
Soruşturması:
Meclis
soruşturması başbakan veya bakanların görevleriyle ilgili cezai
sorumluluklarının araştırılmasını sağlayan bir denetim aracıdır.Başbakan veya
bakanlar hakkında TBMM üye sayısının en az 1/10’unun vereceği önerge ile
soruşturma açılması istenebilir.Soruşturma açılmasına karar verilmesi halinde
kurulacak 15 kişilik bir komisyon tarafından soruşturma yapılır.Komisyon
soruşturma sonucunu belirten raporunu 2 ay içinde meclise sunar.Soruşturmanın bu
süre içinde bitirilememesi halinde 2 aylık yeni ve kesin bir süre verilir.Meclis
raporu öncelikle görüşür ve gerek gördüğü takdirde ilgilinin Yüce Divan’a
sevkine karar verir.Yüce Divan’a sevk kararı üye tamsayısının salt çoğunluğu ile
olur.Meclis genel kurulu ilgili bakanı Yüce Divan’a sevk edip etmeme hususunda
soruşturma komisyonunun raporu ve tavsiyesi ile bağlı değildir.Bu konuda nihai
karar Genel Kurulundur.TBMM kararı ile Yüce Divan’a verilen bir bakan
bakanlıktan düşer.Başbakanın sevki halinde ise hükümet istifa etmiş sayılır.
5-Gensoru:
Bütün
parlamenter denetim araçları arasında sadece gensoru hükümetin veya bir bakanın
siyasal sorumluluğuna yol açabilir, yani onun meclisçe görevden
uzaklaştırılmasına imkan verir.Gerçi meclis soruşturması sonucunda Yüce Divan’a
sevkedilen bir bakan da bakanlıktan düşmektedir ama bu yol sadece “cezai”
sorumluluğu gerektiren işlerde kullanılır.
1982
anayasası gensoruyu 1961 anayasasına benzer şekilde düzenlemiştir.Buna göre
gensoru önergesi bir siyasi parti gurubu adına veya en az 20 milletvekili
imzasıyla verilir.Gensoru önergesi verilişinden sonraki 3 gün içerisinde
bastırılarak üyelere dağıtılır;dağıtılmasında itibaren 10 gün içinde gündeme
alınıp alınmayacağı görüşülür.Bu görüşmede ancak önerge sahiplerinden biri
siyasi gruplar adına bir milletvekili Bak.Kur.adına başbakan veya bir bakan
konuşabilir.Gensoru görüşmeleri sırasında üyelerin veya grupların verecekleri
bir gerekçeli güvensizlik önergeleri veya Bak.Kur.’unun güven isteği bir tam gün
geçtikten sonra oylanır.Bak Kur.’unun veya bir bakanın düşürülebilmesi üye
tamsayısının salt çoğunluğu ile olur;oylamada yalnız güvensizlik oyları
sayılır.Maddede hükümet istikrarını sağlayıcı bazı hükümler olduğu göze
çarpmaktadır.Maddede belirtilen 2 tam veya 1 tam günlük süreler siyaset bilimi
literatüründe “serinleme süresi” olarak anılmaktadır.Bu sürenin amacı güven
oylamalarındaki duygusal etkenlerin etkisini azaltmak milletvekillerinin daha
etraflı ve serinkanlı düşünebilmelerini sağlamaktır.Bak.Kur.’un veya bir bakanın
ancak üye tamsayısının oyuyla düşürülebilmesi kuralı da hükümet istikrarını
sağlamaya yöneliktir.Oylamada yalnız güvensizlik oylarının sayılacağı kuralı 82
anayasası ile getirilmiştir.Bu hükümle güven oylamasında adi çoğunlukta
azınlıkta kalan fakat anayasa gereğince istifaya mecbur olmayan bir hükümetin
prestij kaybına uğramasını önlemek istenmiştir.
Hukuk öğrencilerinin buluşma noktası
New Page 1
Fotokopicilerin kabusu olacağız ... :)
Bol paylaşımla fotokopicileri üzelim ...
Sizde en azından bir dersi forumlarımızda paylaşın , eminim bol bol teşekkür alacaksınız .
Her Günün Sözü ;)
Her zaman doğruyu söyle , Ne dediğini hatırlamak zorunda kalmazsın .
1 Şubat 2009'dan beri 21663 ziyaretçikişi burdaydı!